28 Mart 2010 Pazar

Long Tall Sally (Elvis Presley)


, originally uploaded by nobutyes.

Sonra akıllarda eksik kalmasın,
daha uzun hayal etmiştik denmesin diye,
karışıklığı önlemek için söylüyorum:
1.57'yim.

27 Mart 2010 Cumartesi

This Dream of You (Bob Dylan)

I Me Mine (The Beatles)

Yıkanıp evden çıktım. Minibüste kitap okudum. Rıhtımın orda Biletix'e gidip paraya kıydım, Bob Dylan konserine bilet aldım.
Asıl planım biletlerimi aldıktan sonra Alice in Wonderland'e gitmekti, ama baktım hava çok güzel, biraz geziyim dedim.
Ondan sonra istediğim gibi çarşının içinde dolandım.
Beyaz Fırın'dan ufak bir kese kağıdının içinde çukulatalı bisküviler aldım.
Balık pazarının keşmekeşinin içinden geçtim, Bahariye'ye doğru yürüdüm.
Sokakta gitar ve mızıka çalan adama bir iki lira attım, yoluma devam ettim. 
Saatlerce sahafları gezdim, Hayat dergileri okuyup güldüm. 1922 tarihli karikatür dergileri gördüm, yüreğim hopladı. Birkaç eski dergi, kitap, eski fotoğraf aldım.
Plaklara bakarken beni görüp "Evde bunları çalabiliyo musun!" diye şaşıran kadına gülümsedim "Pikabım bozuk ama" dedim.
Bir sahaftan çıkıp başka bir tanesine girdim. Vitrininde eski bir Küçük Prens duruyordu. Sordum, 40 liraymış, pahalı geldi.
Bahariye'den aşağı yürürken Greenpeace'çileri gördüm "Nükleerle yaşamaya hazır mısınız" yazıları içinde.
Önlerinde durdum.
"Ben imza atmak istiyorum" dedim. Bakıp gülüştüler.
İmza attım, ayaküstü sohbet ettim biraz da. "İyi bak kendine" diyip uğurladılar beni.
Biraz daha yürüyüp kestanecinin önünden geçtim. Tereddüt ettim aslında, artık son günlerini yaşayan kestaneden alsam mı almasam mı diye.
Minibüslere doğru giderken Haldun Taner'in arkasından güneş batıyordu. Herkes fotoğraf çekme telaşında, çiçekçi teyzeler muhabbet ediyorlar.


Evime geldim şimdi, bütün günün dinlenmişliğiyle, huzuruyla. 
Tek başıma dolaştığım sokaklardan da keyif aldım. Paylaşmak zorunda olmadığım kurabiyeleri yerken kıs kıs güldüm. Sahaflarda sıkılıp gitmek isteyecek birilerini yanımda sürüklemediğim için sevindim. Kendi kendime gezerken yalnızlıktan neden bu kadar korkuyoruz onu düşündüm. 


"Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz."

23 Mart 2010 Salı

I Want To Hold Your Hand (T.V Carpio)

Thom: You just haven't figured it out yet, have you.
Nick: What?
Thom: ...The big picture!
Nick: I guess not.
Thom: The Beatles.
Nick: What about them?
Thom: This.
[
grabs Nick's hand]
Thom: Look, other bands, they want to make it about sex or pain, but you know, The Beatles, they had it all figured out, okay? "I Want to Hold Your Hand." The first single. It's effing brilliant, right?... That's what everybody wants, Nicky. They don't want a twenty-four-hour hump sesh, they don't want to be married to you for a hundred years. They just want to hold your hand.
[Gay couple passes holding hands and smiles at them]

It Could Be (Absynthe Minded)


Pek destekçi bulamadım gerçi ama ben kararımı verdim.
Okulu bırakıcam.
Ve hayatıma parklarda çocukların ellerine balık çizerek devam edicem.
Babama söyledim, çok mutlu bir hayat olurdu dedi.
Anneme söyledim, balığa bakıp güldü.
Başkalarına söyledim, ellerini uzatıp balık çizdirdiler.

Indefinitely (Travis)

geceleyin, bir eflatun kelebek
çarpa çarpa geceye

geldi yine
pencereye.

kelebek dedim, senin de mi
kırık kanadin

benim
gibi

varmak için sabaha.

çok uzak varmak için sabaha

geceleyin, içeride ışık
dönüp duruyorsun karanlıkta.

kederliysem
kederliyim
niçin diye sorma.

gölgelenmişiz
bir durgun suda.

hiç taş atılmayan bir durgun suda.

iri kiyim tütün gibi kıyılmışız
örselenmişiz daha bir kez bile
şu örse değmeden
bu çekiç
varsak da sabaha.

geceleyin, kederli bir kelebek
dönüp duruyor orda.



Behçet Aysan

22 Mart 2010 Pazartesi

Le Plus Beau du Quartier (Carla Bruni)


, originally uploaded by Tone Roald.

Bir yerlere gidelim, bilmeyelim neresi olduğunu. İlk otobüse atlayalım, kendimizi bambaşka şehirlerde bulalım. Mola yerlerinde küçük fincanlardan çay içelim. Gece yarısı tost yiyelim. Karanlığa doğru koşup bacaklarımızı esnetelim. Sonra yine doluşalım otobüse, arka arkaya yan yana oturalım. Gecenin karanlığına bakalım karanlık camların içlerinden. Cümleleri devrik kurmayı bırakalım bir yerden sonra.

21 Mart 2010 Pazar

For Your Life (Led Zeppelin)




"No one can make you feel inferior without your consent."



o yüzden boşver.

20 Mart 2010 Cumartesi

Good Day Sunshine (The Beatles)

Dün gece 2 gibi yatmıştım, sabah da annemler beni uyandırmadan çıkmışlar evden. Sonra annem "ben işten çıkıyorum eve gelicem napmak istersin" demek için evden aradı. Uyandım.
Ve saat 2'ydi.
12 saat uyumuş olmama mı şaşırsam, yoksa öğleden sonra 2de kalkarak bu sene için kişisel rekorumu kırdığıma mı sevinsem bilemedim. Gittim panjurumu açtım, baktım hava ÇOK güzel. Üzüldüm işte mesela. Bugün gezip tozmak, motorla karşıya geçmek vardı.


Kahvaltıydı, banyoydu derken anca güneşin gitme saatlerine denk geldim.

19 Mart 2010 Cuma

My Heart Belongs To Daddy (Julie London)


Father and daughter, originally uploaded by Michele Torsello.

Size bir sır veriyim mi?
Ben babamla yürürken hala elini tutarım.

18 Mart 2010 Perşembe

To Build A Home (The Cinematic Orchestra)

En güzel deniz
Henüz gidilmemiş olandır. 
En güzel çocuk
Henüz büyümedi. 
En güzel günlerimiz
Henüz yaşamadıklarımız. 
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz
Henüz söylememiş olduğum sözdür.



Nazım Hikmet

17 Mart 2010 Çarşamba

Ready Teddy (Elvis Presley)

Bundan bilmemkaç sene sonra artık yavaşlamış olan metabolizmam yüzünden bir ayı yavrusu gibi yemek yiyemeyeceğim için üzgünüm mesela.


Bi de grup halindeki balıklara school of fish denmesi beni hep güldürmüştür.




dibebirnot: hadi zaten pek yorum yazanım yok ama, yazanlardan da özür diliyorum. spam commentler alınca kelime doğrulama zımbırtısını açmak zorunda kaldım. sizi yine de seviyorum.

15 Mart 2010 Pazartesi

14 Mart 2010 Pazar

Hairdresser On Fire (Morrissey)


1920s Hair Dryer, originally uploaded by Theremina.

Banyodan sonra ayaklarım üşüyünce saç kurutma makinesiyle ısıtırım ki ben.

My Father's Eyes (Eric Clapton)

Dün Yeni Hayat'ı bitirdikten sonra "Güzeldi." dedim babama.

"Bir kısmı Erenköy'de geçiyordu dimi?" diye sordu.
"Evet evet. Babannemlerin evinin oraları anlatıyor. Adam istasyonun ordaki kahveye falan gidiyor." dedim.
"Hatırlıyor musun seninle istasyonda trenlere bakmaya giderdik. Orda bir kulübe vardı. Bak bu Pamuk Prenses'in kulübesi demiştim sana." diyip gülmeye başladı.
"İnanmıştım ama ben sana! Çok zalimsin baba!" 

Kapı eşiğinde duruyordu, gülüştük, bakıştık.

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti" diye Yeni Hayat'tan alıntı yaptı.
"Varolmak sana sarılmaktır" dedim.

13 Mart 2010 Cumartesi

Lady Jane (The Rolling Stones)

225 days under grass
and you know more than I.
they have long taken your blood,
you are a dry stick in a basket.
is this how it works?
in this room
the hours of love 
still make shadows.

when you left
you took almost
everything.
I kneel in the nights 
before tigers
that will not let me be.

what you were 
will not happen again.
the tigers have found me
and I do not care.

Charles Bukowski

11 Mart 2010 Perşembe

Caroline (The Fortunates)

"Caroline
She really is fine
She's gonna be mine"


Matematik sınavına çalışırken Happy Hippie Hits cdlerini dinliyorum da pek iyi gelmedi bu kadar coşku, bu kadar sevecenlik. 
Çokfazlakafiyevar.

With or Without You (U2)



"Varolmak sana sarılmaktır"



8 Mart 2010 Pazartesi

Nobody's Car (Jethro Tull)


my alliegance. , originally uploaded by Ms. Kara.

my alliegance.

i drive a 1984 honda civic.
his name is burt.
and i pretend he's vintage and cool.

these are my stickers.

sometimes he dies when i'm at stoplights. three times in fact.
his air conditioning doesn't work.
and only the back left speaker works.

it's what i like to call the party car.


Sanırım ben de böyle biri olup çıkıcam en sonunda.

Golden Ring (Eric Clapton)


fav. quote, originally uploaded by Ms. Kara.

6 Mart 2010 Cumartesi

Lady Writer (Dire Straits)


DSC04281, originally uploaded by nazbescan.

Kırtasiye diyip geçtiğin muhteşem bi mabet diil mi ama?
Bazılarında kırtasiye fetişi var mesela, biliyorum.

Pazartesi günü Dünya Kadınlar Günü ve ben haftasonumu Afrikalı bir kadının yazdığı sıkıcı bir kitapla geçiriyorum. Kitap neden sıkıcı geldi onu bile anlamış diilim aslında. İlginç.

zorunluluğu hissedilen edit: Bunları ilk gördüğünüzde kalem mi sandınız? Teşekkürler. Ben Naz'ın bunu Singapur'da çektiğini düşünerek daha bi dikkatli bakmıştım ve kalem diil sanki bunlar demiştim. Demeseniz de olur gerçi. Sonuç olarak bu kandırıkçı post'uma açıklamasını da koyuyorum. Bence onlar kalem, ama gerçekte diiller. Yani kalem olmasalar bile bana kocaman kırtasiyeleri anımsattılar. Chopstick olsa ne yazar.

L'Echec (Yann Tiersen)


-Her şeye yeniden başlamaya ne dersin?
-Daha 10 yaşındayız Leon.
-İyi işte, geç kalmamış oluruz.

Lady In Red (Chris de Burgh)


red nose, originally uploaded by ahmetcoka.

Benimle dün çok dalga geçtiler hasta oldum diye.
Aslında hasta olduğum için diil ama burnumu silmekten "Rudolf the red nosed reindeer"a döndüğüm için.
Nolmuş yani çok burnum aktıysa!

dibebirnot: aklıma fermi'yle camdan "sümüüük" diye bağırmamız geldi. tam olarak böyle olmamıştı aslında ama açıklaması uzun sürücek. SÜMÜK.

Bedshaped (Keane)


Relaxing with a good book, originally uploaded by humminggirl.

Yatmadan önce birilerinin bana kitap okumasını özledim.
Hani olur ya, başucuna gelirler, biraz kitap okurlar, sen uyuklamaya başlarsın, alnından öperler, üstünü örterler ve ışığı kapatıp giderler sonra. Amerikan filmlerinde hep olur hani.
İşte ben o huzurlu klişeyi özledim.

Kütüphaneden Alice in Wonderland'in kocaman eski bir kopyasını aldığımda eminim hepiniz bana biraz deli gözüyle baktınız. İtiraf etmekten çekinmeyin lütfen.

Ben aslında son 6 haftadır yorgunluktan okumaya fırsat bulamamış olsam da Alice'le biraz da bu klişeye tutunuyordum.

Hep küçüklüğüme dönmek istediğimi söylerim, ya da en azından ima ederim, ama bunu asıl nedeni herkesin istediği dertsiz tasasız hayat değil. Ben sadece eskiden çok sevdiğim bi sürü şeyi artık kaybetmiş olduğum için eskiye dönmek istiyorum.

Ağzımı şapırdatarak jelibon yemeyi özledim mesela. Annemin kucağında uyumayı da. Sonra kum havuzlarını da severdim ben, kumdan kale yapmasını falan.

Şimdi üstünden çok zaman geçti ve artık "kocaman" olduğum için bunları yapamıyor olmam haksızlık değil mi ama?

23 Şubat 2010 Salı

Lost! (Coldplay)


Çok basit gibi, dimi?

20 Şubat 2010 Cumartesi

I'm Sticking With You (The Velvet Underground)

Juno'yu bi daha izledim ben.
Bu sefer de annem ve babamla izledim.
Film bittiğinde annem "iyi ki aklı başında bir kızımız var" dedi, babam da sarılıp öptü.

"Look, in my opinion, the best thing you can do is find a person who loves you for exactly what you are. Good mood, bad mood, ugly, pretty, handsome, what have you, the right person is still going to think the sun shines out your ass. That's the kind of person that's worth sticking with."

19 Şubat 2010 Cuma

Ambitious Outsiders (Morrissey)

Beden dersinde voleybol oynamaya başladığınızda 3 tip kız vardır.

Bir, voleybolu pek iyi oynayamayan ve haliyle maç yapmaktan nefret eden kız.
İki, voleybolu çok da kötü oynamayan ama maçın gerilimini sevmeyen kız.
Ve üç, voleybolu şahane oynayan, maç yapmak içinde yerinde duramayan kız.

Her takımda en azından bir tane vardır bu kızlardan. Bir numaralı kız servis kaçırırken üç numara bağırır. İki numara olsun dert etme der. Bir numara bozulur ve bir daha asla voleybol oynamayacağına yemin eder.
Oyunun devamında üç numara kendini iyice belli eder. Sayı aldıkça sevinir, toplar boş alanlara düşürüldükçe diğerlerine kızar, onu manşetle alabilirdiniz der.
Üç numara, eğer başka üç numaraların arasına düşmemişse iyice stres yapar, iyice panik olur. Üç numara maçı kaybetme düşüncesiyle boğuşurken bir numara da iki numara da artık çok sıkılmıştır. Üç numara sahada ordan oraya savururken kendini, diğerleri aralarına düşen topa bakıp gülerler, üç numaraya sakin olması gerektiğini söylerler ve oyuna devam edilir.

Oyunun sonunda sadece iki seçenek vardır:
Bir, üç numaranın takımı kazanır ve üç numara zafer marşları eşliğinde soyunma odasının yolunu tutar.
İki, üç numaranın takımı kaybeder ve üç numara takım arkadaşlarına gizliden gizliye laf sokmaktadır. Şöyle yapsak olurdu'lar, böyle olsa maçı kesin alırdık'lar havada uçuşur. Tabii, önemli olan eğlenmekti diye de eklenir.

Maç nasıl bir skorlar biterse bitsin, bir ve iki numara üç numarayı kendi halinde bırakırlar ve sakinleşmesini beklerler. Üç numara sonunda sakinleşebildiğindeyse aklında öbür hafta kurtaracağı toplar, vuracağı manşetler, smaçlar, alıcağı sayılar vardır.

16 Şubat 2010 Salı

Rambling On My Mind (Eric Clapton)

Sorucak çok fazla sorum var.
Bazen küçük bir çocuk olmak istiyorum ki insanlar buna tahammül edebilsin.
Ne nasıl nerde neden.
Çok şey sormak istiyorum insanlara ama imkanım yok. Ya da cesaretim. Bilemedim şimdi.


En sevdiğin şiir neden en sevdiğin şiir?
Hangi filmde ağladın da itiraf etmek istemiyorsun?
Fahrenheit 451'deki gibi bir kitap ezberlemeni isteseler hangisini seçersin?
Pencerende yağmur damlası yarıştırır mısın?
Mandalinanı nasıl yersin?
Kahveyi mi çayı mı daha çok seversin?
Mutfak tezgahına zıplayıp gecenin bir yarısı Nutella kaşıklar mısın?
Hangi filmi yüzlerce kez izledin de hala bıkmadın?
Hangi şarkıya çok anlamlar yükledin de unutuverdin sonra onları?


Bak, çok şey sorup sıktım yine birilerini.


Sahi okur, çok sıkıldın mı?

15 Şubat 2010 Pazartesi

On Every Street (Dire Straits)

İki sene önce Kadıköy'de, o zamanlar sokakların nereye çıktığını bile bilmezdim, Kadıköy Anadolu lisesinin olduğu sokaktan aşağı doğru iniyorduk. Solda, yan yana sıralanmış, özelliksiz bir sürü apartman vardı. Yere bakarak yürüyorduk, neden bilmem. Sonra yerde duran kartpostalı fark ettik. Hiç önemsemeden üstüne basan yüzlerce ayağın izleri birbirine karışmıştı. Farklı insanlar ve farklı ayakkabılar bakmadan geçmişlerdi. 
Biz durduk.
Yanımda Fermi ve Derin vardı. İkisini de uzun zamandır görmedim.
Durduk, kartpostalı yerden aldık.


Başkası olsa, onu yerden alır mıydı acaba diye çok düşündüm sonra. Nolurdu o kartpostala? Yağmur sularıyla mı erirdi? Birileri çöpe mi atardı? Kaldırıma mı karışırdı?


Biz merakımıza yenilmiştik. Kartpostalı yerden almış, yüzsüz yüzsüz okumuştuk bi de. Başkasının mektuplarını okuyan saplantılı insanlar olmuştuk birden. Kartı Almanya'dan atmışlardı, tarih yeniydi. Dayanamadık, adrese baktık. 
O sokaktaki evlerden birineydi.
Telaşlandık, gülüştük, aranmaya başladık.
Apartmanı bulduğumuzda zili Fermi çaldı. 
Bundan sonrasını pek net hatırlamıyorum. Ama giriş katında bir kapı açıldığını hatırlıyorum. Kadın elimizde kartla bizi görünce şaşırmıştı önce, sonra da apartman kapısını açmıştı bize. "Kart size gelmiş" gibi bir açıklama yaptık. Kadın bize gülümsedi, sonra da kartın Almanya'daki yeğeninden geldiğini söyledi.


O çok acayip bi mutluluktu. Hani öyle kolay kolay duymayacağınız türden bir mutluluk. Garipti, farklıydı, ama çok güzeldi işte. Şimdi geriye dönüp bakınca kapıyı çalmadan önce ne düşündük, neden o kartı yerde bırakıp gitmedik bilmiyorum. Umursamasak da olurdu. Okuyup bir yere atabilirdik, üstünden bir kez de biz geçebilirdik. En iyi ihtimalle kartı alıp kenara koyardık, ama biz yerimizde duramadık işte.


Sanırım içimizde bir yerlerde hepimiz biraz Amelie olmak istiyorduk o yüzden.

13 Şubat 2010 Cumartesi

Thick As A Brick (Jethro Tull)

Ogün Samast yanlıları Agos Gazetesi'nin web sitesini hacklemişler, bir de bildiri yayınlamışlar.
Ne -de'leri ayırmasını biliyorlar, ne de herkes'i doğru yazmasını.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalaHaberDetay&ArticleID=980064&Date=13.02.2010&CategoryID=97

Çevre Bakanı nükleer enerjiye destek vermiş. Bir çevre profesörü olduğunu, bu konuda makaleler okuduğunu söylemiş. Üstüne bir de "Nükleer enerji çevreci bir enerjidir." demiş.
Adamın nasıl bakan olduğu meçhul zaten.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=980108&Date=13.02.2010&CategoryID=85



thick adjective (STUPID)

informal stupid
I told you not to touch that - are you deaf or just thick?

(Definition of thick adjective (STUPID) from the Cambridge Advanced Learner's Dictionary)

11 Şubat 2010 Perşembe

Lou Reed (The Little Willies)

Norah Jones'lu güzel grup The Little Willies'den Lou Reed'in karizmatik duruşuna ters, eğlenceli bir şarkı.
Cow tipping ne diye merak edenlere: http://en.wikipedia.org/wiki/Cow_tipping

We were drivin through West Texas
The land of beef and pork
Where they tend the hides of leather
We wear back in New York
In a pasture, along a roadside
Behind a brokedown shack
On a dusky side of evening
We saw a figure dressed in black

And we don't mean to sound like we're trippin
But we swear to God
We saw Lou Reed cow tippin
Cow tippin

Hey Lou, "Is that you?"
She said as we pulled to the shoulder
He just said, "Go screw."
And then he turned and tipped one over
Under a spitshine Western sky
The color of blue varnish
Hey it's like Fellini
Actually I'm thinkin more like Jim Jarmusch

And we can't say how much we've been sippin
But we swear to God
We saw Lou Reed cow tippin
Cow tippin

I got cops on the cell
I said I got a little story to tell
Lou Reed is in the cow pen
They said, Oh no! Not again!

And we hope our perceptions isn't slippin
But we swear to God
We saw Lou Reed cow tippin
Cow tippin

Cow tippin
You really think that was Lou Reed?
Cow tippin
I'm sure it was, he was wearing black Levis
Cow tippin
I thought he was a vegetarian
Cow tippin
He's just tippin them over, he wasn't eating them
Cow tippin

5 Şubat 2010 Cuma

Nowhere Fast (The Smiths)

The Smiths dinlerken babam geldi odamın kapısına.
"The Smiths duydum mu anlarım ben."

Güldüm ve kocaman sırıttım.
Güldü ve kocaman sırıttı.

"Neden gülüyorsun?" diye sordum, hala gülerek.
"Sen neden gülüyorsun?"

3 Şubat 2010 Çarşamba

Ring Out The Bell (Travis)

Nerdeyse 6 senelik emektar telefonumun şarjı sadece yarım gün dayanmaya başlayınca, annemin zoruyla yeni telefon almak zorunda kaldım.
Oysa piyasada Snake II'li telefon artık kalmamıştı, insanlar dandik üç boyutlu yılanlarını oynamak istemezken benim telefonumda high score yapmaya çalışıyorlardı. Hey gidi günler hey.


Olur da duvarsız, ek yemli yılan çekerse canınız, aramamazlık etmeyin.

Ask Me Why (The Beatles)

Biraz canım sıkıldı galiba.
Ben de formspring'e dadanmaya karar verdim.
İnternette ne varsa herkes dadanmalı ya, o bakımdan.


http://www.formspring.me/leftoverteacups

2 Şubat 2010 Salı

Half A Person (The Smiths)

Diyorum ki,
biri gelse, konuşsa, 
sussa,
ama sessizlik çok güzel olsa,
hep öyle kalsak,
ama hiç yabancı hissetmesek mesela.

Postcards from Paraguay (Mark Knopfler)

Amsterdam'da kanal kıyısında eski kitap satan bir adamdan kartpostallar aldım. Eski ama.
Bir tanesinin üstünde 1948 yılından damga var. "Bonne Année" demişler.
Kartpostalı yarımyamalak fransızcamla çevirmeye çalışıyorum.
Daha doğrusu şimdilik sadece el yazısını deşifre etmeye çabalıyorum. Ama zor.

22 Ocak 2010 Cuma

The Boxer (Simon and Garfunkel)

Hani küçük müzik kutuları vardır, kolu çevirdikçe şarkı çalar.
Sadece onları satan bir dükkan yok mudur ki mesela?
Benim istediğim ufacık bir kutu.

21 Ocak 2010 Perşembe

Exit Music (Radiohead)

İyi haber: Uzun zamandır bir müzik sorunu vardı, onu da hallettim.
Kötü haber: Mixpod'dan Grooveshark'a geçtim, daha iyi böyle, ama listeyi en baştan tekrar yapmam gerekiyor. Tatil sonuna kadar hepsini eklemiş olurum heralde.

Bi de blogger'ın taslak halinde olan Pages özelliğini kullanmaya başladım, bakın yukarda Exit Music yazıyor. Artık müzikler orda.

Böyle işte.
Çok teknik bi yazı oldu ama olsun artık napalım.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Borderline (Chris de Burgh)

Hani kar yağdığında ağaçların, evlerin yada heykellerin tek tarafı kar tutar ya, işte ben onu çok seviyorum.

Wrapping Paper (Cream)

Aslında eskiye dair, çok küçük olduğum zamanlardan kalma hatırladığım görüntüler var. Bunlar film gibi akmıyorlar belki, ama anlık şeyler hatırlıyorum.
Mesela 1 yada 2inci yaş günümde annemle buzdolabının önünde durup pastaya baktığımızı hatırlıyorum. Çikolata kaplı olsa gerek, çünkü kahverengiydi sanki.

Her şeyi hatırlasak?
Ya da her şeyi unutsak?
Hangisi daha iyi ki?

How happy is the blameless vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd.

Late In The Evening (Simon and Garfunkel)

Kar yağmasının en güzel yanı gökyüzünün buruk bir beyaza dönmesi.
Ya da tepesi ponponlu şapkalarla dolaşırken arabaların üstlerine el izleri bırakabilmek.
Soğuktan gelip evde battaniyeye sarılıp uyumak da güzel tabii.
Öf.
Seçemedim ki ben.

19 Ocak 2010 Salı

Sarı Gelin ( )

Çok net hatırlıyorum 3 sene öncesini. Dersaneden çıkmıştım, annemler beni almaya gelmişlerdi. Arabaya coşkulu bir merhabayla girip susturulmuştum, radyoda ne zaman önemli bir olay geçse hep susturulurdum zaten. Bozulmuştum aslında biraz da. O akşam sohbet edesim, neşelenesim vardı.
Noldu diye sordum.
Şşş.. dedi babam bana.
Ben de onlarla birlikte radyoyu dinlemeye başladım.
Hrant Dink'ten söz ediyorlardı, Agos Gazetesi'nden, cinayetten, Ermeni olmasından ve kaçan katilinden.
Hrant Dink kim bilmiyordum doğrusu.
Bugün Mahavishnu da onu söyledi; kim olduğunu ancak öldürüldükten sonra öğrendik. Çok acı değil mi?

Sonraki günleri Ogün Samast'ın yakalanması haberleriyle geçirdim. Dersanedeki hocalar aralarında ne kadar genç olduğundan bahsediyorlardı. Kaç yaşındaydı ki? 17? 18?
Adli tıp raporundan sonra yaşının "küçük" olduğunu kesinleşince bir anda O.S olmuştu Ogün Samast. O.S jandarma karakolunda kahramanca pozlar da vermişti. O.S krallar gibi ağırlanmış, hep el üstünde tutulmuştu.
Neden?
Bir Ermeni yazarı öldürdüğü için.

Üzerinden üç yıl geçmiş, fark edememişim zamanın ne kadar çabuk aktığını.
Aklımdan tarihler uçup gitmiş olsa da, Hrant Dink'in yazdıklarını, onun hakkında söylenenleri hala hatırlıyorum.
Ve en üzücüsü, en yaralayıcısı olan "güvercin tedirginliği" yazısını hatırlıyorum, ölümünden birkaç gün sonra okumuştum. Şöyle diyordu:

"Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce."

10 Ocak 2007, Agos Gazetesi



Bu seneki yürüyüş bildirilerinde "Hrant bize her şeyden önce onurlu bir kardeşlik ideali bıraktı" denilmiş. Tek umudum bir gün, bir yerde, bu bahsedilen kardeşlik idealinin bir idealden çok gerçek olduğunu görmek.
Tek umudum gerçekten bu.

17 Ocak 2010 Pazar

Bizarre Love Triangle (Frente)

Birinin yazdıklarını her okuduğunuzda sanki aynı kişiymişsiniz gibi hissettiğiniz oldu mu hiç?
Ne biliyim, mandalinanın zarlarını ayırıp ortasını yemek gibi bir sürü saçma şeyi oturup anlatan bir insan gibi düşünün.
Aynıyız biz demez misiniz?
Sizi bilmem gerçi şimdi, ama ben diyorum.


Yine de:
"Just because some cute girl likes the same bizarre crap you do, that doesn't make her your soulmate."

Soul Kitchen (The Doors)

13 seansına bilet alabilir miyim dedim.
Gişedeki kadın hiç sormadan (ki yanımda da kimse yoktu) iki koltuk işaretledi.
Tek kişi olucak dedim.
Şaşırdı.

Hayır yani ben kendim garipsemiyorum sana noluyor?

15 Ocak 2010 Cuma

There Is A Light That Never Goes Out (The Smiths)

Babamın bir The Smiths hayranı olduğunu ve Türkiye'de bulamadığı kasetleri eskiden İngiltere'deki arkadaşına sipariş ettiğini, onun da plaktan kasete bişiyler çekip Türkiye'ye yolladığını öğrendim.
Daha önce ben evi süpürürken Walk of Life'ı söylüyordum ve bana eşlik etmişti.
Süpürgeyi kenara atıp nasıl Dire Straits şarkılarını ezbere bildiğini sormuştum da bana pis pis sırıtmıştı.
Bugünkü The Smiths olayından sonra "Peki niye beni başıboş bıraktın? İnsan kızına dinletmez mi eskiden dinlediği şeyleri?" diye sorduğumda "Dinletmedim de noldu, buldun sen doğru yolu buldun gene" diyerek sırıttı.

Babamın çalışma odasındaki kasetçalar, eski halı, kedi tarafından tırmalanmaktan mahvolmuş kırmızı koltuk ve sevgili babam beni bekler.

Black Country Woman (Led Zeppelin)

Bugün siyah bir kedi apartmanın demir kapısının arkasından yemyeşil kocaman gözleriyle bana baktı. Düşündüm, kim demiş siyah kedi uğursuzluk getirir diye?

Mrs. Cold (Kings of Convenience)

Artık ağaçların dökecek yaprakları kalmadı.
Zaten dökülmüş olan yapraklarda yağmurda ıslandı, asfaltla bir oldu.
Çıtırdayan kuru yaprak sesi de bir başka sonbahara kaldı.

Words That We Couldn't Say (The Seatbelts)

Bir kelimeye
Bin anlam yüklediğim zaman
Sana sesleneceğim.

Özdemir Asaf




Bir şiir de kıvırcık saçlıya olsun bari.

Little Red Rooster (The Rolling Stones)

Bi de annem bana kırmızı atkı almış.
Fermi'nin eski atkısının aynısı hem de.
Kaybetmişti gerçi onu.

"What he hath lost, noble Macbeth has won"
bunu görmemiş gibi de devam edebiliriz bence. artık iyice beyinfırtınası, düşünce tozlarının saçılması oldu.

Sahi, eldivenler duruyor mu bari?

Darling Pretty (Mark Knopfler)

Biri gelse,
tabaktaki son keki,
çaydanlıktaki az kalan demi görse,
gülümseyip gitse.

Sonra tekrar gelirse eğer,
keki de çayı da paylaşırız nasılsa.

14 Ocak 2010 Perşembe

Run For Your Life (The Beatles)

Roald Dahl demişken..
The red parts of the carpet are red-hot lumps of coal...

Siz hiç küçükken halınızın renkleriyle kafanızda ormanlar, nehirler kurdunuz mu? Ne biliyim, ortadaki kare şeklindeki yere değmemeliyim dediniz mesela. Ya da babanız koltukta gazetesini okurken yardım çığlıkları eşliğinde onun sizi timsahlardan kurtarmasını beklediniz ve Hadi biraz daha sıkı tutun!! diyerek sizi koltuğa çekmesine izin verdiniz mi?

You better run for your life if you can, little girl
Hide your head in the sand little girl

Nothing Came Out (The Moldy Peaches)

Herhalde Roald Dahl'ı bilmeyen yoktur. Hani en çok Charlie and the Chocolate Factory bilinir, Matilda sonra.. Ama Roald Dahl'ın en güzel kitaplarından biri aslında Dev Şeftali'dir.

Kocamaaan bir şeftali içinde, şeftalinin mucizevi bir şekilde büyümesiyle birlikte içindeki örümcekler ve kırkayaklar ve diğer envai çeşit böcek de büyür ve sonra James şeftalinin içine girer ve sonra hep beraber tepeden aşağı yuvarlanırlar ve okyanusa ulaşırlar.
Sonra o kocamaaan şeftalinin içinde okyanusu geçip Amerika'ya giderler.

Ben ki böcekleri hiç sevmem, bu kitaba hep bir sempati duymuşumdur. Belki şeftaliyi çok sevdiğimden, bilmiyorum.

Sarı bir denizaltıda yaşamak olmazsa,
kendime dev bir şeftali bulucam.

13 Ocak 2010 Çarşamba

I Looked Away (Derek and the Dominos)

Sokağa çıkmayı özledim diyebilecek kadar uzun zamandır ev-okul arasında gidip geliyorum. Kadıköy'ü, Beyoğlu'nu, rüzgarlı sokaklardan sıcak kafelere girmeyi, arkadaşlarla gülüp eğlenmeyi unutabilicek kadar uzun zamandır meşgullükten hayatımı yaşayamıyorum.
Bazen birinin gelip yüzüme 3 santim mesafede durması ve "Daha kaç yaşındasın ki" demesi gerekiyor.
Bazen de ben kendi kendime soruyorum bu soruyu.
Daha kaç yaşındayım ki?
Ne gördüm ki, sokakları unutucak kadar işlerin arasına gömülüyorum?
Ne yaşadım ki ben?

Şimdi, her şey, bütün işler, bütün sorumluluklar bir süreliğine askıya alınmayı beklerken, ben bana eşlik etmesi için birilerini arıyorum.
Yine Kadıköy'ün artık ezbere bildiğim sokaklarında amaçsızca dolaşmak, Moda'da kahvaltı etmek, çay içmek, sahile inmek için.
Beyoğlu'nun sahaflarında kitap tozları arasında kaybolabilmek, yol üstünde bir yerden kestane almak, yanaklarım kıpkırmızı olana kadar soğukta dolaşmak için.

Gelmek isteyen?

11 Ocak 2010 Pazartesi

La Dernière Minute (Carla Bruni)

Final erken biter, kontroller yapılır, insanlar izlenmeye başlanır.
İzlendiğini bilmeyen insan -hele de sınavdaysa- hayatının en doğal tepkilerini veriyor bi kere.

7 Ocak 2010 Perşembe

Tout Est Calme (Yann Tiersen)

"Fantasies have to be unrealistic. Because the minute- the second- that you get what you want, you don't- you can't- want it anymore." (The Life of David Gale)

Söylemeyi unutmuşum.
Beni koridorda gördüğü her sefer sevimli mi sevimli bir şekilde el sallayan bir insanın blogu var artık.
Siz onun böyle sakin durduğuna da bakmayın, çok güzel sesi vardır mesela (hatta ben sanırım onun çok güzel bir performansını da kaçırmış bulunmaktayım, özürlerimi sunuyorum!)
Uzun lafın kısası, yukarıda son yazısına bir atıfta bulunmak istedim, son yazısını okuduktan sonra aklıma gelen şeyi iletiyim dedim.
Babaların sakalsız yanaklarından tutun, ideallere kadar her şeyde görüş bildirip uzaktan uzaktan yardım etmiş, dert dinlemiş oluyor.
Hatta sırf şu blog yüzünden yılın ilk karına dokunmadığıma yanarım.

Böyle işte.

Heart of Stone (The Rolling Stones)

Geriye dönüp baktığımda lise yıllarımı nasıl hatırlıycam ben?
En sevdiği, en çok değer verdiği arkadaşlarıyla aylarca görüşemeyen ben, üstüne nedenini bile bilemediği mutsuzluklar yaşayan ben, yine aynı insanlarla telefonda tartışan, tartışmayı bile doğru düzgün yürütemeyen, dakikalarca susan ben, ne diycem kendime?
Çok çalıştım ben.
Aferin bana.
Geride ne kaldı peki?
Uykusuzluklarım, yorgun geçen haftaiçlerim ve haftasonlarım, ne yapıcağımı bilmediğim geleceğim.
İhmal ettiğim dostluklarım.
Her gün birşeyleri biraz daha kaybediyorum.
Her gün biraz daha değişiyorum.

Ben kendimi tanıyamadığım bir noktaya gelmişim zaten
başkalarının ne demesini bekleyebilirim ki?

Bu blog da yavaştan vaktini doldurmaya başladı.
İç dökmelerimle sizi sıkmak istemem, ama söyleyip de söyleyemediğim şeyler var gibi.
Bi de ben anlasam...

I'm Looking Through You (The Beatles)

Kendime şarkı hediye ediyorum.

"I'm looking through you, where did you go
I thought I knew you, what did I know
You don't look different, but you have changed
I'm looking through you, you're not the same"

4 Ocak 2010 Pazartesi

Blues Clair (Django Reinhardt)

Neymiş alkol bütün kalem çiziklerini çıkarıyormuş.
Neymiş insanın arkadaşları güzel müzik dinleyince, ona da tavsiye edince pek bir güzel oluyormuş.
Neymiş hatalardan ders almak lazımmış.
Neymiş normal insanlarının günlük uyku saati toplamından haftalık uyku saati etmezmiş.
Neymiş coğrafya projesi son güne bırakılmamalıymış.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Wish You Were Here (Pink Floyd)

"Then Toddie came in to watch his Saturday-morning cartoons. As soon as he sat down, he farted. Toddie can be amazing. Judging from the sound alone, you might have thought there was a horse in the room.
Or an elephant.

Usually he says "Scooze me", but today he was all wrapped in Daffy Duck. I shifted to the other end of the bed and didn't think much about it, until he farted again. Then again. Suddenly, as the invisible clouds drifted my way, I had a horrifying thought:

It's seeping into my clothes!
I could become a walking fart!"


Doğumgünün kutlu olsun Fermi.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Parachutes (Coldplay)

Herkese biri lazım ki bir yerlerde kaybolduğun zaman seni sarssın ve normal haline geri döndürsün.
Çünkü fark etmek lazım.
Ve bazen sadece dile getirmek lazım.
Çünkü kafandakileri sözcüklere döktüğünde anlam kazanma yada yitirme ihtimalleri çok yüksek.
Ve tam da bunu yaparken, herkese biri lazım.