24 Haziran 2010 Perşembe
Wind of Change (Scorpions)
16 Haziran 2010 Çarşamba
Beautiful Bluebird (Neil Young)
wants to get out
but I'm too clever, I only let him out
at night sometimes
when everybody's asleep.
I say, I know that you're there,
so don't be
sad.
then I put him back,
but he's singing a little
in there, I haven't quite let him
die
and we sleep together like
that
with our
secret pact
and it's nice enough to
make a man
weep, but I don't
weep, do
you?
Charles Bukowski
14 Haziran 2010 Pazartesi
You Are The Everything (R.E.M)
Uzun yazlık elbisem "şafak bilmemkaç" dediğim yaz tatilim için.
Elimin altında duran tobleron ise birazcık mutluluk hormonu için.
Her şeye az kaldı.
Her şeye.
Crossroads (Tom Waits)
İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya
Başlar her gün biraz daha insan olmaya
Ve ölürken usul usul ne tuhaf;
Aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya.
Metin Altıok
12 Haziran 2010 Cumartesi
Do You Know What It Means To Miss New Orleans (Louis Armstrong)
Saç bukleleri, ufak benler, dudaktaki bir kıvrım ve gülücükler mesela.
Artık rengi solmuş eski tişörtler ve kimden geldiği hatırlanmaya hediyeler odanın etrafına saçılmış, sokak gece 3'ün sessizliğine bürünmüş ve telefon çalmayı saatler önce bırakmış ise, özlenmeye mahkum şeyler hatırlanmaya da mahkumdur.
Biggest Mistake (The Rolling Stones)
Otobüs beklerken ne kadar aptallık ettiğimi düşünürüm.
Vapurda birden çocukça davrandığımı fark ederim.
Eve dönene kadar, yollarda, sokaklarda, kendimi sorgularım.
Hiçbir hata asla yalnız bırakmaz beni.
Ne fena.
11 Haziran 2010 Cuma
Georgia on My Mind (Eric Clapton&Steve Winwood)
"Artık böyle" demek istemiyorum aslında, sırf denemek için yaptım bazı şeyleri.
Templatelerle uğraşmaktan sıkılmıştım, o yüzden blogger'ın kendi yaptıklarına dadandım azıcık.
Ad konusu ise öylesine.
Artık yaz geldiğine göre daha sık yazabilirim sanırım.
Evet, yazabilirim.
yazabilir miyim?
En önemlisi ama:
Bu pazar Eric Clapton ve Steve Winwood var.
9 Haziran 2010 Çarşamba
Hallelujah (Jeff Buckley)
biri gelse,
iddiaya girsek,
bütün adımı, bütün ben'i alsa gitse,
geriye sade biri kalsa.
6 Haziran 2010 Pazar
She Came In Through The Bathroom Window (The Beatles)
First We Take Manhattan (Cookies n Bears)
| son 48 saatini ya masada ya da çantanın içinde geçiren kedim. |
| sol tarafınızda birikmiş çay kupaları, sağ tarafınızda bir hesap makinesi, müsvedde kağıtlar ve arkalarda gözüken bir tuvalet kağıdı rulosu var. |
| adeta bir nazi kampı. |
| ve duman masayı işgal etmese her şey daha kolay olabilirdi mesela. |
5 Haziran 2010 Cumartesi
You've Got A Friend In Me (Randy Newman)
Annem tebessümle karşılık verdi.
Babam "Neyse ki sadece buna takmamıştın." diyip tabağına biraz daha salata koydu.
"Toy Story'nin de kasedi vardı."
I packed you some extra pair of shoes and your angry eyes just in case.
Dreamers Ball (Queen)
balkona çıkıp boş arsada futbol maçı yapan çocuklara tezahürat yapmak istiyorum.
Ama bazen de
(hele de şu sıralar)
toplarını kesesim var.
3 Haziran 2010 Perşembe
Take It With Me (Tom Waits)
2 Haziran 2010 Çarşamba
Ballad of a Thin Man (Bob Dylan)
"Sana birşey sormak istiyoruz. Bob Dylan'ı neden seviyorsun?"
"Bob Dylan dinlemek için bir yaş sınırı var mı?"
Güldüler.
Sonra bir tanesi cevap verdi:
"Ne sandın, en azından elli olman gerekiyor."
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Stairway to Boredom ('O' Level)
Lazy Flies (Beck)
Üşengeçliğimin sınırlarını zorluyorum.
Örneğin coğrafya ya da matematik çalışmak istemeyen bir insan olarak Google sayesinde pacman'i tekrar hatırladım. Google'dan pacman kalktı ve ben hala başka sitelere girip pacman oynuyorum. İyi oynasam hadi neyse, ilk levelda kesin bir canım gidiyor. İkinci levelda ya ölüyorum ya da bir can daha kaybediyorum. Üçüncü level'a çıkmışlığım o kadar az ki, kendi kendime "Neden pacman?" sorusunu sormadan duramıyorum doğrusu.
Ne demiştim, üşengeçliğimin sınırlarını zorluyorum.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Happiness Runs (Donovan)
Mutluğun resmi çizilmez, ama mutluluk tarif edilebilir.
Happiness runs in a circular motion
7 Mayıs 2010 Cuma
Speak The Word (Tracy Chapman)
Film yorumları olsun istemiyorum burada, ama söylemezsem de olmaz. İlk önce İki Dil Bir Bavul'u izledik. Yeni mezun bir öğretmenin Siverek'te bir Kürt köyüne atanmasını anlatan bir belgesel yapım. Anadilde eğitim konusuyla ilgili güzel bir söyleşi de oldu arkasından.
Daha güzeli, daha da hevesle beklediğim, tabii ki de Hayat Var'dı.
En sevdiğim yönetmenlerden Reha Erdem'in söyleşisini kaçırsam kahrolurdum zaten (daha önce olmadı değil; festivalde öğle seansında vardı, zamanında bi de istanbul'da olmadığım bir gün akbank sanat'ta vardı, kahpe kader.) Reha Erdem sempatik, rahat, içten bir şekilde soruları cevapladı. Gergin değildi kimse, herkes gülümsüyordu. O kadar ağır ve sarsıcı bir filmden çıkmış olmasına rağmen, izleyici mutluydu.
Olmamak pek de mümkün değildi hani.
Söyleşi bir noktada Türk sinemasına gösterilen ilgiye, izlenen filmlere gelince, yorum yapmaktan alamadım kendimi ve Recep İvedik gibi filmlerle yetişen nesillerin festivallerde ödül alan filmlere "entel" diyip geçmesine, Hayat Var gibi bir filmi izlemeyi hiç düşünmemesine değindim.
Korkuyorum dedim, 17 yaşındayım ve yaşıtlarım arasında sinemayı eğlenceden öte bir şey olarak gören çok az kişi var etrafta.
Korkma diye cevap verdi, 100 kişinin arasında sen varsın ya mesela.
Yanına gittiğimde, kendi kendime çırpınarak verdiğim mücadelelerin boş olmadığını gösterdi bugün bana Reha Erdem.
Elini sıktım, teşekkür ettim.
Teşekkür etti.
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Imagine (John Lennon)
Bu inkar edebileceğim bir durum değil. Bana gelip homoseksüellik hastalıktır ya da İkinci Dünya Savaşı'nda öldürülen Yahudilere üzülmüyorum derseniz, kendimi tutamam.
Yıllar yılı hep birileriyle tartıştım bu konular yüzünden. Faşistliğe giden aşırı milliyetçilikleriyle insanlar beni deli ettikçe, ben de kendimi kaybettim, sinirime asla hakim olamadım.
Yanlış düşünüyorsunuz dedim onlara, nasıl böyle düşünebilirsiniz ki? Karşıma kişisel görüşüyle çıkıp neyi değiştirecek ki benim böyle düşünmem diye konuşan insanları asla anlamadım. İçinde yaşadıkları, nefret suçları işleyen, ayrımcılık yapan toplumun onlar gibi bireylerden oluştuğunu ve onların da düşüncelerinin önemli olduğunu asla anlatamadım onlara.
İşte bu yüzden, yıllar yılı, hep tartıştım. Hep kendini tüketen ben oldum, çünkü içimde her zaman şu inanca sahiptim: Eğer bir kişinin düşüncesini iyi yönde değiştirebilirseniz, o da başkalarını etkiler.
Ve halka devam eder.
Asla bireylerin gücünü küçümsemedim ve küçümseyemem de. Toplumların bütününü değiştirmek amacını (hayalini demek daha doğru olacaktır) güdüyorsanız eğer; bir yerlerde ufak da olsa bir fark yaratmak istiyorsanız, milyonlardan başlayamazsınız. Önce bir, sonra on, sonra da belki elli olur etkilediklerinizin sayısı.
İnsanların kafasına sadece üstüne düşünebilecek bir şey yerleştirseniz bile, başarabilmişsinizdir.
Benim derdim hep bu oldu.
Hep bu yüzden sesim yükseldi, hep bu yüzden kendimi kaybettim tartışmalarda. İnsanlar bana deli gözüyle baktılar, çünkü onlar için her şeyi fazla abartıyordum. Saatler boyunca aynı konuda tartışmam anlamsızdı, çünkü hiçbir şey değişmeyecekti.
Ben yine de umudumu kaybetmedim.
Hala söylediklerimi duyup kafasında birtakım şeyleri yerli yerine oturtan, kendine yeni sorular sormaya başlayan, düşündüklerini gözden geçiren insanlar olduğu umuduna sahibim. Bir toplumu tek gecede (hatta on yılda bile) değiştiremezseniz. Kalabalıkları ikna etmek zaten benim işim değil. Ama yanımdaki adam en ilkel, en basit düşünce biçimiyle "kendisi" gibi olmayanı ötekileştiriyorsa, dışlıyorsa, yok sayıyorsa, üzgünüm ama kendimi tutmam mümkün değil.
Bazılarınız hala beni anlamıyorsunuz, biliyorum. Boşuna çaba gösterdiğimi düşünenlerinizin sayısı oldukça fazla. Ama ben nedenini bilmediğimiz savaşların, takibini kaybettiğimiz politik mücadelelerin gölgesinde geçen bir gelecek istemiyorum. O geleceği yaşayacak olduğumuz gerçeğine rağmen, istemiyorum.
Birileriyle tartışıyorum, çünkü herkes olaylara başka açılardan bakabilir.
Benim üstüme düşen ve elimden gelen bu.
sanırım daha klasik bir başlık bulamazdım, ama en çok içime bu sindi.
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Please, Please, Please Let Me Get What I Want (She & Him)
Bir insan hem masmavi güzel gözlere sahip olup, hem de güzel sesli olmamalı.
Şahane şarkı söylüyorsa, en azından The Beatles ve The Smiths cover'ı yaparken çirkin duyulmalı.
İnsana kahkül çok yakışıyorsa, gülüşünde bozukluk olmalı en azından.
Diyorum işte, hiç adil değil.
Her şey de aynı insana verilmez ki canım.
Seni nasıl kıskanıyorum bir bilsen Zooey Deschanel.
1 Mayıs 2010 Cumartesi
Promises Like Pie Crust (Carla Bruni)
So will I not promise you:
Keep we both our liberties,
Never false and never true:
Let us hold the die uncast,
Free to come as free to go:
For I cannot know your past,
And of mine what can you know?
You, so warm, may once have been
Warmer towards another one:
I, so cold, may once have seen
Sunlight, once have felt the sun:
Who shall show us if it was
Thus indeed in time of old?
Fades the image from the glass,
And the fortune is not told.
If you promised, you might grieve
For lost liberty again:
If I promised, I believe
I should fret to break the chain.
Let us be the friends we were,
Nothing more but nothing less:
Many thrive on frugal fare
Who would perish of excess.
29 Nisan 2010 Perşembe
Wisdom Teeth (Frank Turner)
24 Nisan 2010 Cumartesi
Looney Balloon (The Kinks)
Heading for a collision with saturn and mars
And we're narrowly missing the man in the moon,
Spinning out of control crashing into the stars.
Have we all lost our gravity, reason and sanity?
Is this the price that we pay?
Have we now lost our way on this looney balloon?
23 Nisan 2010 Cuma
Breakfast Table (Chris Rice)
Evi de bana ve kediye bıraktılar, idare ediyoruz.
Bu sabah kalktım baktım hava çok güzel, balkonda kahvaltı etmeye karar verdim. Hani küçücük apartman balkonları olur ya, onlardan işte. Annemin saksılara ektiği rengarenk çiçeklerin arasından bir sehpalık bir sandalyelik yer açtım. Çay demledim, ekmek kestim, dolaptan kaymakla böğürtlen reçelini çıkardım, balkona geçtim.
Arkada Kings of Convenience çalarken ufak güneşli balkonumuzda kedimle kahvaltı ettim.
22 Nisan 2010 Perşembe
Big Eyed Fish (Dave Matthews Band)
War Is Kind (Jakob Dylan)
Ben bugün Arnavutköy'den Beşiktaş'a kadar yürüdüm.
Ben bugün Rainbow Warrior'ı gezdim.
21 Nisan 2010 Çarşamba
Classical Thump (SMV)
Bazıları onu "Harry Potter'ı çeviren kadın" olarak tanır.
Sevin Okyay'ın asıl yüzünü, yani caz programı yapan, voleybol şampiyonaları hakkında yazı yazan, Formula 1 takip eden, aynı zaman radyoda polisiye romanlardan bahsederek "Arkası Yarın" kuşakları sunan, üstüne çok güzel film eleştiren, hatta gece gece Oscar'lara fonda yorum yapan, evet tabii bir de kitap çeviren inanılmaz bir kadın olduğunu ise pek az kişi bilir.
İşte bu yüzden Sevin Okyay'a çok saygı duyarım.
Filmden, edebiyattan, müzikten anlayan, zeki, esprili ve sempatik bir kadındır.
"İdolüm o benim!" diyebileceğim insanlardandır hatta.
Ve sırf çekingenliğim, utanmalarım yüzünden her film festivali Sevin Okyay'ı uzaktan görür, yanına gidip tanışma cesaretini gösteremem.
Yani gösteremezdim.
Sevin Okyay'ı 4 kere görmüş, her seferinde "Ama ama bak Sevin Okyay var orda. Ay şimdi rahatsız da edilmez ki kitap okuyo biriyle konuşuyo aa yemek yiyo gidemem şimdi" diye diye hep ertelemiştim. Cumartesi gününe kadar.
Mahavishnu'nun inanılmaz sabrı, hatta rahatsız edici kararlılığı sayesinde (yüzünden kelimesini kullanmayı düşünmedim değil) bu cumartesi son üç senedir yapamadığım bir şeyi yaptım. Aslında yemek yiyordu, ben de bölmek istemedim. Sonra dolandık durduk ve bu sefer Atlas Sineması'nın girişinde gördük. "Hadi artık!" diyip beni itekleyen Mahavishnu'ya yalvarıp yakarsam da o doğru olanı yaptı.
Atlas Sineması'nın girişine çıkan merdivenleri tırmandım, merhaba dedim.
"Rahatsız etmek istemezdim ama..." diye başladım, yazılarını takip ettiğimi, Harry Potter'ı onun sayesinde sevdiğimi söyledim. Çok şapşal konuştum, sözcükleri toparlayamadım, heyecanlandım göz göre göre. O da güldü sevimli sevimli. Adımı sordu. "Sen de mi filme giriyorsun?" dedi, ben de az önce bir filmden çıktığımı şimdi başka bir tanesine gittiğimi söyledim. Gülümsedi yine. E-mail adresini söyledi, "Yazarsın bana, Atlas'ta tanışmıştık dersin" diye de ekledi.
Ben cumartesi günü Sevin Okyay'la tanıştım.
Ne gündü ama.
The Lightning Strike (Snow Patrol)
how many times do we die?
they say we all lose 21 grams...
at the exact moment of our death.
everyone.
and how much fits into 21 grams?
how much is lost?
when do we lose 21 grams?
how much goes with them?
how much is gained?
how much is gained?
twenty-one grams.
the weight of a stack of five nickels.
the weight of a hummingbird.
a chocolate bar.
how much did 21 grams weigh?
inanılmaz bir film.
19 Nisan 2010 Pazartesi
A Waltz For A Night (Julie Delpy)
18 Nisan 2010 Pazar
Grace (Jeff Buckley)
Yanımda düzgün bir kitap olmasını çok istiyorum o an, 1984 gibi mesela. Yok diye üzülüyorum önce, sonra aklıma geliyor, açıp Antik Acılar'dan birkaç şiir okuyorum. Bardağın altından bir damla çay düşüyor üstüme, ben okumaya devam ediyorum. Çok sevdiğim bir dostumun bana vapurda okuduğu şiirlere denk geliyorum sonra.
"Yaşlı bir devrimci
düşürmez hiç ağzından
özgürlük kelimesini
ve yatmadan önce
bir bardak su yerine
denize bırakır
takma dişlerini"
Rüzgar esiyor, hava serin. Çay bardağıyla ellerimi ısıtıyorum.
Çatılarda yürüyen kediler var ve yan masadaki adam mantarlı makarnasından şikayet ediyor.
dün bana 'serseri' dedi ukalanın biri.
14 Nisan 2010 Çarşamba
Cold Cold Ground (Tom Waits)
Kovalamaç oynalamalarım, küçük kız tavırlarım, nutella kaşıklamalarım hep bu yüzdendi.
Ben sorunlarımla yüzleşmek istemedim, büyümeyi reddettim.
Çünkü sorumsuz davranma hakkımı elimden aldılar.
Ve ben eşek kadar oldum.
Hello Little Girl (The Beatles)
28 Mart 2010 Pazar
Long Tall Sally (Elvis Presley)
27 Mart 2010 Cumartesi
I Me Mine (The Beatles)
Asıl planım biletlerimi aldıktan sonra Alice in Wonderland'e gitmekti, ama baktım hava çok güzel, biraz geziyim dedim.
Ondan sonra istediğim gibi çarşının içinde dolandım.
Beyaz Fırın'dan ufak bir kese kağıdının içinde çukulatalı bisküviler aldım.
Balık pazarının keşmekeşinin içinden geçtim, Bahariye'ye doğru yürüdüm.
Sokakta gitar ve mızıka çalan adama bir iki lira attım, yoluma devam ettim.
Saatlerce sahafları gezdim, Hayat dergileri okuyup güldüm. 1922 tarihli karikatür dergileri gördüm, yüreğim hopladı. Birkaç eski dergi, kitap, eski fotoğraf aldım.
Plaklara bakarken beni görüp "Evde bunları çalabiliyo musun!" diye şaşıran kadına gülümsedim "Pikabım bozuk ama" dedim.
Bir sahaftan çıkıp başka bir tanesine girdim. Vitrininde eski bir Küçük Prens duruyordu. Sordum, 40 liraymış, pahalı geldi.
Bahariye'den aşağı yürürken Greenpeace'çileri gördüm "Nükleerle yaşamaya hazır mısınız" yazıları içinde.
Önlerinde durdum.
"Ben imza atmak istiyorum" dedim. Bakıp gülüştüler.
İmza attım, ayaküstü sohbet ettim biraz da. "İyi bak kendine" diyip uğurladılar beni.
Biraz daha yürüyüp kestanecinin önünden geçtim. Tereddüt ettim aslında, artık son günlerini yaşayan kestaneden alsam mı almasam mı diye.
Minibüslere doğru giderken Haldun Taner'in arkasından güneş batıyordu. Herkes fotoğraf çekme telaşında, çiçekçi teyzeler muhabbet ediyorlar.
Evime geldim şimdi, bütün günün dinlenmişliğiyle, huzuruyla.
Tek başıma dolaştığım sokaklardan da keyif aldım. Paylaşmak zorunda olmadığım kurabiyeleri yerken kıs kıs güldüm. Sahaflarda sıkılıp gitmek isteyecek birilerini yanımda sürüklemediğim için sevindim. Kendi kendime gezerken yalnızlıktan neden bu kadar korkuyoruz onu düşündüm.
"Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz."
23 Mart 2010 Salı
I Want To Hold Your Hand (T.V Carpio)
[grabs Nick's hand]
It Could Be (Absynthe Minded)
Pek destekçi bulamadım gerçi ama ben kararımı verdim.
Okulu bırakıcam.
Ve hayatıma parklarda çocukların ellerine balık çizerek devam edicem.
Babama söyledim, çok mutlu bir hayat olurdu dedi.
Anneme söyledim, balığa bakıp güldü.
Başkalarına söyledim, ellerini uzatıp balık çizdirdiler.
Indefinitely (Travis)
çarpa çarpa geceye
geldi yine
pencereye.
kelebek dedim, senin de mi
kırık kanadin
benim
gibi
varmak için sabaha.
çok uzak varmak için sabaha
geceleyin, içeride ışık
dönüp duruyorsun karanlıkta.
kederliysem
kederliyim
niçin diye sorma.
gölgelenmişiz
bir durgun suda.
hiç taş atılmayan bir durgun suda.
iri kiyim tütün gibi kıyılmışız
örselenmişiz daha bir kez bile
şu örse değmeden
bu çekiç
varsak da sabaha.
geceleyin, kederli bir kelebek
dönüp duruyor orda.
Behçet Aysan
22 Mart 2010 Pazartesi
Le Plus Beau du Quartier (Carla Bruni)
Bir yerlere gidelim, bilmeyelim neresi olduğunu. İlk otobüse atlayalım, kendimizi bambaşka şehirlerde bulalım. Mola yerlerinde küçük fincanlardan çay içelim. Gece yarısı tost yiyelim. Karanlığa doğru koşup bacaklarımızı esnetelim. Sonra yine doluşalım otobüse, arka arkaya yan yana oturalım. Gecenin karanlığına bakalım karanlık camların içlerinden. Cümleleri devrik kurmayı bırakalım bir yerden sonra.
21 Mart 2010 Pazar
For Your Life (Led Zeppelin)
o yüzden boşver.
20 Mart 2010 Cumartesi
Good Day Sunshine (The Beatles)
Ve saat 2'ydi.
12 saat uyumuş olmama mı şaşırsam, yoksa öğleden sonra 2de kalkarak bu sene için kişisel rekorumu kırdığıma mı sevinsem bilemedim. Gittim panjurumu açtım, baktım hava ÇOK güzel. Üzüldüm işte mesela. Bugün gezip tozmak, motorla karşıya geçmek vardı.
Kahvaltıydı, banyoydu derken anca güneşin gitme saatlerine denk geldim.
19 Mart 2010 Cuma
My Heart Belongs To Daddy (Julie London)
Size bir sır veriyim mi?
Ben babamla yürürken hala elini tutarım.
18 Mart 2010 Perşembe
To Build A Home (The Cinematic Orchestra)
Henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk
Henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz
Henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz
Henüz söylememiş olduğum sözdür.
Nazım Hikmet
17 Mart 2010 Çarşamba
Ready Teddy (Elvis Presley)
Bi de grup halindeki balıklara school of fish denmesi beni hep güldürmüştür.
dibebirnot: hadi zaten pek yorum yazanım yok ama, yazanlardan da özür diliyorum. spam commentler alınca kelime doğrulama zımbırtısını açmak zorunda kaldım. sizi yine de seviyorum.
15 Mart 2010 Pazartesi
14 Mart 2010 Pazar
Hairdresser On Fire (Morrissey)
Banyodan sonra ayaklarım üşüyünce saç kurutma makinesiyle ısıtırım ki ben.
My Father's Eyes (Eric Clapton)
13 Mart 2010 Cumartesi
Lady Jane (The Rolling Stones)
225 days under grass
and you know more than I.
they have long taken your blood,
you are a dry stick in a basket.
is this how it works?
in this room
the hours of love
still make shadows.
when you left
you took almost
everything.
I kneel in the nights
before tigers
that will not let me be.
what you were
will not happen again.
the tigers have found me
and I do not care.
Charles Bukowski
11 Mart 2010 Perşembe
Caroline (The Fortunates)
She really is fine
She's gonna be mine"
Matematik sınavına çalışırken Happy Hippie Hits cdlerini dinliyorum da pek iyi gelmedi bu kadar coşku, bu kadar sevecenlik.
Çokfazlakafiyevar.
8 Mart 2010 Pazartesi
Nobody's Car (Jethro Tull)
my alliegance.
i drive a 1984 honda civic.
his name is burt.
and i pretend he's vintage and cool.
these are my stickers.
sometimes he dies when i'm at stoplights. three times in fact.
his air conditioning doesn't work.
and only the back left speaker works.
it's what i like to call the party car.
Sanırım ben de böyle biri olup çıkıcam en sonunda.
6 Mart 2010 Cumartesi
Lady Writer (Dire Straits)
Kırtasiye diyip geçtiğin muhteşem bi mabet diil mi ama?
Bazılarında kırtasiye fetişi var mesela, biliyorum.
Pazartesi günü Dünya Kadınlar Günü ve ben haftasonumu Afrikalı bir kadının yazdığı sıkıcı bir kitapla geçiriyorum. Kitap neden sıkıcı geldi onu bile anlamış diilim aslında. İlginç.
zorunluluğu hissedilen edit: Bunları ilk gördüğünüzde kalem mi sandınız? Teşekkürler. Ben Naz'ın bunu Singapur'da çektiğini düşünerek daha bi dikkatli bakmıştım ve kalem diil sanki bunlar demiştim. Demeseniz de olur gerçi. Sonuç olarak bu kandırıkçı post'uma açıklamasını da koyuyorum. Bence onlar kalem, ama gerçekte diiller. Yani kalem olmasalar bile bana kocaman kırtasiyeleri anımsattılar. Chopstick olsa ne yazar.




