24 Haziran 2010 Perşembe

Wind of Change (Scorpions)

"Look we've all been searching for the five doppelgangers, right? But eventually, over time, we all become our own doppelgangers, you know, these completely different people who just happen to look like us."

16 Haziran 2010 Çarşamba

Beautiful Bluebird (Neil Young)

there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but I'm too clever, I only let him out
at night sometimes
when everybody's asleep.
I say, I know that you're there,
so don't be
sad.
then I put him back,
but he's singing a little
in there, I haven't quite let him
die
and we sleep together like
that
with our
secret pact
and it's nice enough to
make a man
weep, but I don't
weep, do
you?



Charles Bukowski

14 Haziran 2010 Pazartesi

You Are The Everything (R.E.M)

Arkada demlenen çay, masaya yaydığım Türkiye haritalarımla birlikte uzun ve uykusuz bir gece geçirmem için.
Uzun yazlık elbisem "şafak bilmemkaç" dediğim yaz tatilim için.
Elimin altında duran tobleron ise birazcık mutluluk hormonu için.

Her şeye az kaldı.
Her şeye.

Crossroads (Tom Waits)

İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya
Başlar her gün biraz daha insan olmaya
Ve ölürken usul usul ne tuhaf;
Aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya.

Metin Altıok

Don't Know Why (Norah Jones)

Hep en önemli sorular cevapsız kalır zaten.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Scenic World (Beirut)

Fotoğrafı çeken kişi olmaktan büyük hüzün duyduğunuz bazı fotoğraflar vardır.

Do You Know What It Means To Miss New Orleans (Louis Armstrong)

Bazı şeyler özlenmeye mahkumdur.
Saç bukleleri, ufak benler, dudaktaki bir kıvrım ve gülücükler mesela.

Artık rengi solmuş eski tişörtler ve kimden geldiği hatırlanmaya hediyeler odanın etrafına saçılmış, sokak gece 3'ün sessizliğine bürünmüş ve telefon çalmayı saatler önce bırakmış ise, özlenmeye mahkum şeyler hatırlanmaya da mahkumdur.

Biggest Mistake (The Rolling Stones)

Bazen öyle günler gelir ki, aylar öncesinde yaptığım korkunç yanlışlar yine aklıma gelir.
Otobüs beklerken ne kadar aptallık ettiğimi düşünürüm.
Vapurda birden çocukça davrandığımı fark ederim.
Eve dönene kadar, yollarda, sokaklarda, kendimi sorgularım.


Hiçbir hata asla yalnız bırakmaz beni.
Ne fena.

11 Haziran 2010 Cuma

Moonchild (King Crimson)























She's a moonchild 
Gathering the flowers in a garden. 

Georgia on My Mind (Eric Clapton&Steve Winwood)

Çok radikal değişikliklere gittim, fark etmişsinizdir.
"Artık böyle" demek istemiyorum aslında, sırf denemek için yaptım bazı şeyleri.
Templatelerle uğraşmaktan sıkılmıştım, o yüzden blogger'ın kendi yaptıklarına dadandım azıcık.
Ad konusu ise öylesine.
Artık yaz geldiğine göre daha sık yazabilirim sanırım.
Evet, yazabilirim.
yazabilir miyim?



En önemlisi ama:
Bu pazar Eric Clapton ve Steve Winwood var.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Hallelujah (Jeff Buckley)

Cemal Süreya soyadındaki ikinci y harfini bir iddia sonucu kaybetmiş ya mesela,
biri gelse,
iddiaya girsek,
bütün adımı, bütün ben'i alsa gitse,
geriye sade biri kalsa.

6 Haziran 2010 Pazar

She Came In Through The Bathroom Window (The Beatles)

Yıllardır sırf banyo keyfim bozulmasın diye Psycho izlemeyi reddediyorum.

First We Take Manhattan (Cookies n Bears)

Finaller geldi
Ben yine kedim ve odayı işgal eden kitaplarla birlikte bol su ve çaya sığınmış bulunuyorum.

son 48 saatini ya masada ya da çantanın içinde geçiren kedim.

sol tarafınızda birikmiş çay kupaları, sağ tarafınızda bir hesap makinesi, müsvedde kağıtlar ve arkalarda gözüken bir tuvalet kağıdı rulosu var.

adeta bir nazi kampı.

ve duman masayı işgal etmese her şey daha kolay olabilirdi mesela.

5 Haziran 2010 Cumartesi

You've Got A Friend In Me (Randy Newman)

Radyoda çalan Caddelerde Rüzgar'ı duyduktan sonra "Bütün Denizli yolunda size bunu dinletmiştim dimi?" dedim. 
Annem tebessümle karşılık verdi.
Babam "Neyse ki sadece buna takmamıştın." diyip tabağına biraz daha salata koydu.


"Toy Story'nin de kasedi vardı."


packed you some extra pair of shoes and your angry eyes just in case.

Dreamers Ball (Queen)

Bazen öyle bir an geliyor ki, 
balkona çıkıp boş arsada futbol maçı yapan çocuklara tezahürat yapmak istiyorum.
Ama bazen de
(hele de şu sıralar)
toplarını kesesim var.

3 Haziran 2010 Perşembe

Take It With Me (Tom Waits)

Bazen ben de diyorum ki birileri benim cümlelerimi de tamamlasa, hep nokta koymak gerekmese, suskun kalmak çok konuşmak anlamına gelse, bakıp söylesek bişeyleri, şiirlerim havada kalmasa, 'garip hissediyorum' desem ve 'orhan veli de garipti' dese birileri, köpük bardakları kemirmesem ve bütün çilekli dondurmalar güzel olsa.

"Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik."

2 Haziran 2010 Çarşamba

Ballad of a Thin Man (Bob Dylan)

Açıkhava'da yerimize geçmiş konserin başlamasını bekliyorduk.
Yanımızda oturan orta yaşlı iki çiftin üstünde eski turnelerden tişörtler vardı.
"Sana birşey sormak istiyoruz. Bob Dylan'ı neden seviyorsun?"
"Bilmem, Beatles'ı neden seviyorsam o yüzden heralde"
"Ama nasıl sevebilirsin ki, daha çok gençsin!"
"Bob Dylan dinlemek için bir yaş sınırı var mı?"
Güldüler.


Sonra bir tanesi cevap verdi:
"Ne sandın, en azından elli olman gerekiyor."

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Stairway to Boredom ('O' Level)

Sınfın ortasında "SIKILDIM!" diye bağırdıktan sonra bikaç kişiden "BEN DE!" tepkisini almak rahatlatıcı mı yoksa bu "kolektif sıkılganlık" bizi öldürecek mi, karar veremedim.

Lazy Flies (Beck)

Sanırım ya kısa kısa yazdıklarıma daha çok özen göstermem ya da Çağla Büyükkoç (http://caglabuyukkoc.blogspot.com/) stili yazmaya başlamam gerekecek. Ne olursa olsun blogu fazla ihmal ettiğimin ben de farkındayım. Hiçbir şey yazmama konusunda muazzam başarısızlıklar gösterdiğim zamanlarda bile en azından fotoğraf koyar gönül alırdım, artık onu da yapmıyorum.
Üşengeçliğimin sınırlarını zorluyorum.


Örneğin coğrafya ya da matematik çalışmak istemeyen bir insan olarak Google sayesinde pacman'i tekrar hatırladım. Google'dan pacman kalktı ve ben hala başka sitelere girip pacman oynuyorum. İyi oynasam hadi neyse, ilk levelda kesin bir canım gidiyor. İkinci levelda ya ölüyorum ya da bir can daha kaybediyorum. Üçüncü level'a çıkmışlığım o kadar az ki, kendi kendime "Neden pacman?" sorusunu sormadan duramıyorum doğrusu.


Ne demiştim, üşengeçliğimin sınırlarını zorluyorum.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Happiness Runs (Donovan)

Gecenin bir yarısı, güzel bir konserden evinize dönüyorsunuzdur ve arabanın arka koltuğunda oturan dostunuz kafasıyla radyoyu işaret eder. Ses kısıktır, notaları çıkaramazsınız önce. Ama kısa sürede radyoda çalanın (tam da köprüyü geçerken üstelik) Wish You Were Here olduğunu fark edersiniz. Gülümseyip sesi açarsınız ve usulca şarkıya eşlik edersiniz. 


Mutluğun resmi çizilmez, ama mutluluk tarif edilebilir.
Happiness runs in a circular motion

7 Mayıs 2010 Cuma

Speak The Word (Tracy Chapman)

Feriye Sineması'nda Yeni Sinema Hareketi adıyla başlayan, Türk filmlerini izleyebileceğiniz, bazı seanslarda yönetmenlerle tanışabileceğiniz iki hafta vardı. Bu hafta son haftası, ben de ucundan köşesinden yakaladım, annem ve haftalar önce aldığım biletlerimle (bkz Rainbow Warrior yazısındaki Ortaköy'e yürüme kısmı) sinemaya gittim.


Film yorumları olsun istemiyorum burada, ama söylemezsem de olmaz. İlk önce İki Dil Bir Bavul'u izledik. Yeni mezun bir öğretmenin Siverek'te bir Kürt köyüne atanmasını anlatan bir belgesel yapım. Anadilde eğitim konusuyla ilgili güzel bir söyleşi de oldu arkasından.


Daha güzeli, daha da hevesle beklediğim, tabii ki de Hayat Var'dı. 
En sevdiğim yönetmenlerden Reha Erdem'in söyleşisini kaçırsam kahrolurdum zaten (daha önce olmadı değil; festivalde öğle seansında vardı, zamanında bi de istanbul'da olmadığım bir gün akbank sanat'ta vardı, kahpe kader.) Reha Erdem sempatik, rahat, içten bir şekilde soruları cevapladı. Gergin değildi kimse, herkes gülümsüyordu. O kadar ağır ve sarsıcı bir filmden çıkmış olmasına rağmen, izleyici mutluydu.
Olmamak pek de mümkün değildi hani.
Söyleşi bir noktada Türk sinemasına gösterilen ilgiye, izlenen filmlere gelince, yorum yapmaktan alamadım kendimi ve Recep İvedik gibi filmlerle yetişen nesillerin festivallerde ödül alan filmlere "entel" diyip geçmesine, Hayat Var gibi bir filmi izlemeyi hiç düşünmemesine değindim. 
Korkuyorum dedim, 17 yaşındayım ve yaşıtlarım arasında sinemayı  eğlenceden öte bir şey olarak gören çok az kişi var etrafta. 
Korkma diye cevap verdi, 100 kişinin arasında sen varsın ya mesela.


Yanına gittiğimde, kendi kendime çırpınarak verdiğim mücadelelerin boş olmadığını gösterdi bugün bana Reha Erdem. 
Elini sıktım, teşekkür ettim. 
Teşekkür etti.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Imagine (John Lennon)

Bazı konularda fazla hassasım.
Bu inkar edebileceğim bir durum değil. Bana gelip homoseksüellik hastalıktır ya da İkinci Dünya Savaşı'nda öldürülen Yahudilere üzülmüyorum derseniz, kendimi tutamam.
Yıllar yılı hep birileriyle tartıştım bu konular yüzünden. Faşistliğe giden aşırı milliyetçilikleriyle insanlar beni deli ettikçe, ben de kendimi kaybettim, sinirime asla hakim olamadım.
Yanlış düşünüyorsunuz dedim onlara, nasıl böyle düşünebilirsiniz ki? Karşıma kişisel görüşüyle çıkıp neyi değiştirecek ki benim böyle düşünmem diye konuşan insanları asla anlamadım. İçinde yaşadıkları, nefret suçları işleyen, ayrımcılık yapan toplumun onlar gibi bireylerden oluştuğunu ve onların da düşüncelerinin önemli olduğunu asla anlatamadım onlara.
İşte bu yüzden, yıllar yılı, hep tartıştım. Hep kendini tüketen ben oldum, çünkü içimde her zaman şu inanca sahiptim: Eğer bir kişinin düşüncesini iyi yönde değiştirebilirseniz, o da başkalarını etkiler.
Ve halka devam eder.
Asla bireylerin gücünü küçümsemedim ve küçümseyemem de. Toplumların bütününü değiştirmek amacını (hayalini demek daha doğru olacaktır) güdüyorsanız eğer; bir yerlerde ufak da olsa bir fark yaratmak istiyorsanız, milyonlardan başlayamazsınız. Önce bir, sonra on, sonra da belki elli olur etkilediklerinizin sayısı.
İnsanların kafasına sadece üstüne düşünebilecek bir şey yerleştirseniz bile, başarabilmişsinizdir.


Benim derdim hep bu oldu.
Hep bu yüzden sesim yükseldi, hep bu yüzden kendimi kaybettim tartışmalarda. İnsanlar bana deli gözüyle baktılar, çünkü onlar için her şeyi fazla abartıyordum. Saatler boyunca aynı konuda tartışmam anlamsızdı, çünkü hiçbir şey değişmeyecekti.
Ben yine de umudumu kaybetmedim.
Hala söylediklerimi duyup kafasında birtakım şeyleri yerli yerine oturtan, kendine yeni sorular sormaya başlayan, düşündüklerini gözden geçiren insanlar olduğu umuduna sahibim. Bir toplumu tek gecede (hatta on yılda bile) değiştiremezseniz. Kalabalıkları ikna etmek zaten benim işim değil. Ama yanımdaki adam en ilkel, en basit düşünce biçimiyle "kendisi" gibi olmayanı ötekileştiriyorsa, dışlıyorsa, yok sayıyorsa, üzgünüm ama kendimi tutmam mümkün değil.
Bazılarınız hala beni anlamıyorsunuz, biliyorum. Boşuna çaba gösterdiğimi düşünenlerinizin sayısı oldukça fazla. Ama ben nedenini bilmediğimiz savaşların, takibini kaybettiğimiz politik mücadelelerin gölgesinde geçen bir gelecek istemiyorum. O geleceği yaşayacak olduğumuz gerçeğine rağmen, istemiyorum.


Birileriyle tartışıyorum, çünkü herkes olaylara başka açılardan bakabilir.
Benim üstüme düşen ve elimden gelen bu.




sanırım daha klasik bir başlık bulamazdım, ama en çok içime bu sindi.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Please, Please, Please Let Me Get What I Want (She & Him)

Bence dünya hiç adil değil.
Bir insan hem masmavi güzel gözlere sahip olup, hem de güzel sesli olmamalı.
Şahane şarkı söylüyorsa, en azından The Beatles ve The Smiths cover'ı yaparken çirkin duyulmalı.
İnsana kahkül çok yakışıyorsa, gülüşünde bozukluk olmalı en azından.
Diyorum işte, hiç adil değil.
Her şey de aynı insana verilmez ki canım.


Seni nasıl kıskanıyorum bir bilsen Zooey Deschanel.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Promises Like Pie Crust (Carla Bruni)

Promise me no promises,
So will I not promise you:
Keep we both our liberties,
Never false and never true:
Let us hold the die uncast,
Free to come as free to go:
For I cannot know your past,
And of mine what can you know?

You, so warm, may once have been
Warmer towards another one:
I, so cold, may once have seen
Sunlight, once have felt the sun:
Who shall show us if it was
Thus indeed in time of old?
Fades the image from the glass,
And the fortune is not told.

If you promised, you might grieve
For lost liberty again:
If I promised, I believe
I should fret to break the chain.
Let us be the friends we were,
Nothing more but nothing less:
Many thrive on frugal fare
Who would perish of excess.

Christina Rossetti

29 Nisan 2010 Perşembe

Wisdom Teeth (Frank Turner)

20 yaş dişlerine İngilizce'de wisdom teeth, Korece'de çocukluktan çıkıp yaşanan ilk aşkın acısını anlatmak için Sa-rang-nee yani love teeth, Japonca'da çocuklar ailelerinden ayrıldıktan sonra bu dişleri çıkıyor diye Oyashirazu yani unknown to the parents, Endonezya dilinde bütün diğer dişlerden geç "büyüdüğü" için gigi bungsu yani youngest child deniyomuş.

Ben dün 20 yaş dişlerimden birini çektirdim.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Looney Balloon (The Kinks)


The Flying Machine, originally uploaded by Boy_Wonder.

The world's spinning round like a looney balloon
Heading for a collision with saturn and mars
And we're narrowly missing the man in the moon,
Spinning out of control crashing into the stars.
Have we all lost our gravity, reason and sanity?
Is this the price that we pay?
Have we now lost our way on this looney balloon?

23 Nisan 2010 Cuma

Wooden Arms (Patrick Watson)

Friday Night Saturday Morning (Nouvelle Vague)

Breakfast Table (Chris Rice)

Annemler merak edip Suriye'ye gittiler, Şam'ı geziyorlar.
Evi de bana ve kediye bıraktılar, idare ediyoruz.

Bu sabah kalktım baktım hava çok güzel, balkonda kahvaltı etmeye karar verdim. Hani küçücük apartman balkonları olur ya, onlardan işte. Annemin saksılara ektiği rengarenk çiçeklerin arasından bir sehpalık bir sandalyelik yer açtım. Çay demledim, ekmek kestim, dolaptan kaymakla böğürtlen reçelini çıkardım, balkona geçtim.

Arkada Kings of Convenience çalarken ufak güneşli balkonumuzda kedimle kahvaltı ettim.

22 Nisan 2010 Perşembe

Big Eyed Fish (Dave Matthews Band)

A big eyed fish,
Yeah, swimming in the sea,
Oh, how he dreamed.
He wants to be a bird,
Swooping, diving through the breeze.
One day, he caught a big blue wave,
Up onto the beach,
And now he's dead.
You see, a fish's dream,
Should stay in the sea.

Nobody Told Me (John Lennon)


Liverpool'un havaalanının adı "Liverpool John Lennon Airport"muş.


War Is Kind (Jakob Dylan)


Rainbow Warrior, originally uploaded by graybags60.

Ben bugün Arnavutköy'den Beşiktaş'a kadar yürüdüm.
Ben bugün Rainbow Warrior'ı gezdim.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Classical Thump (SMV)

Sevin Okyay kimileri için hiçbir şey ifade etmez belki.
Bazıları onu "Harry Potter'ı çeviren kadın" olarak tanır.
Sevin Okyay'ın asıl yüzünü, yani caz programı yapan, voleybol şampiyonaları hakkında yazı yazan, Formula 1 takip eden, aynı zaman radyoda polisiye romanlardan bahsederek "Arkası Yarın" kuşakları sunan, üstüne çok güzel film eleştiren, hatta gece gece Oscar'lara fonda yorum yapan, evet tabii bir de kitap çeviren inanılmaz bir kadın olduğunu ise pek az kişi bilir.
İşte bu yüzden Sevin Okyay'a çok saygı duyarım.
Filmden, edebiyattan, müzikten anlayan, zeki, esprili ve sempatik bir kadındır.
"İdolüm o benim!" diyebileceğim insanlardandır hatta.


Ve sırf çekingenliğim, utanmalarım yüzünden her film festivali Sevin Okyay'ı uzaktan görür, yanına gidip tanışma cesaretini gösteremem.
Yani gösteremezdim.
Sevin Okyay'ı 4 kere görmüş, her seferinde "Ama ama bak Sevin Okyay var orda. Ay şimdi rahatsız da edilmez ki kitap okuyo biriyle konuşuyo aa yemek yiyo gidemem şimdi" diye diye hep ertelemiştim. Cumartesi gününe kadar.
Mahavishnu'nun inanılmaz sabrı, hatta rahatsız edici kararlılığı sayesinde (yüzünden kelimesini kullanmayı düşünmedim değil) bu cumartesi son üç senedir yapamadığım bir şeyi yaptım. Aslında yemek yiyordu, ben de bölmek istemedim. Sonra dolandık durduk ve bu sefer Atlas Sineması'nın girişinde gördük. "Hadi artık!" diyip beni itekleyen Mahavishnu'ya yalvarıp yakarsam da o doğru olanı yaptı.
Atlas Sineması'nın girişine çıkan merdivenleri tırmandım, merhaba dedim.
"Rahatsız etmek istemezdim ama..." diye başladım, yazılarını takip ettiğimi, Harry Potter'ı onun sayesinde sevdiğimi söyledim. Çok şapşal konuştum, sözcükleri toparlayamadım, heyecanlandım göz göre göre. O da güldü sevimli sevimli. Adımı sordu. "Sen de mi filme giriyorsun?" dedi, ben de az önce bir filmden çıktığımı şimdi başka bir tanesine gittiğimi söyledim. Gülümsedi yine. E-mail adresini söyledi, "Yazarsın bana, Atlas'ta tanışmıştık dersin" diye de ekledi.


Ben cumartesi günü Sevin Okyay'la tanıştım.
Ne gündü ama.

The Sweater (Vinyl)



"Senle ikimiz hırka olsak, bizi mağazada aynı rafa koyarlardı"



The Lightning Strike (Snow Patrol)

how many lives do we live?
how many times do we die?
they say we all lose 21 grams...
at the exact moment of our death.
everyone.
and how much fits into 21 grams?
how much is lost?
when do we lose 21 grams?
how much goes with them?
how much is gained?
how much is gained?
twenty-one grams.
the weight of a stack of five nickels.
the weight of a hummingbird.
a chocolate bar.
how much did 21 grams weigh?



inanılmaz bir film.

19 Nisan 2010 Pazartesi

A Waltz For A Night (Julie Delpy)

Celine: So, I want to try something.
Jesse: What?
Celine: [hugs him] I want to see if you stay together or if you dissolve into molecules.
Jesse: How'm I doing?
Celine: Still here.
Jesse: Good, I like being here.

Before Sunrise ve Before Sunset'i izlemediniz mi hala?

18 Nisan 2010 Pazar

Grace (Jeff Buckley)

Kadıköy karanlık ama kepenklerini indirmiş dükkanlardan sızan ışıklar sokakları aydınlatmaya yetiyor. Nazım Hikmet'in bahçesi kalabalık değil, huzurlu. Sarı ampuller asmışlar etrafa, bir tanesinin altına geçip oturuyorum. Annemler sinemadan çıkacaklar, onları bekliyorum. Çay tepsisiyle gezen adam ortalıkta gözükmüyor, ben de içeri geçiyorum, kasadan bir çay istiyorum. Adam hemen arkadan dolduruveriyor ufak bir bardağa. Omzumda çantam, elimde birkaç broşür, tabağını elim titreye titreye tuttuğum çayımla tekrar dışarı çıkıyorum.

Yanımda düzgün bir kitap olmasını çok istiyorum o an, 1984 gibi mesela. Yok diye üzülüyorum önce, sonra aklıma geliyor, açıp Antik Acılar'dan birkaç şiir okuyorum. Bardağın altından bir damla çay düşüyor üstüme, ben okumaya devam ediyorum. Çok sevdiğim bir dostumun bana vapurda okuduğu şiirlere denk geliyorum sonra.

"Yaşlı bir devrimci
düşürmez hiç ağzından
özgürlük kelimesini
ve yatmadan önce
bir bardak su yerine
denize bırakır
takma dişlerini"

Rüzgar esiyor, hava serin. Çay bardağıyla ellerimi ısıtıyorum.
Çatılarda yürüyen kediler var ve yan masadaki adam mantarlı makarnasından şikayet ediyor.

dün bana 'serseri' dedi ukalanın biri.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Cold Cold Ground (Tom Waits)

Ben hiçbir zaman büyümek istemedim.
Kovalamaç oynalamalarım, küçük kız tavırlarım, nutella kaşıklamalarım hep bu yüzdendi.
Ben sorunlarımla yüzleşmek istemedim, büyümeyi reddettim.


Çünkü sorumsuz davranma hakkımı elimden aldılar.
Ve ben eşek kadar oldum.

Hello Little Girl (The Beatles)

Bir arkadaşın hafifçe kafasına vurdum, beni kovalamaya başladı.
Yer ıslakmış.
Koridorda beraber kaydık düştük.
Düşünce gülen küçük çocuklar gibi kahkahalarla odaya girdim.
Sonra baktım dizim uf olmuş.

28 Mart 2010 Pazar

Long Tall Sally (Elvis Presley)


, originally uploaded by nobutyes.

Sonra akıllarda eksik kalmasın,
daha uzun hayal etmiştik denmesin diye,
karışıklığı önlemek için söylüyorum:
1.57'yim.

27 Mart 2010 Cumartesi

This Dream of You (Bob Dylan)

I Me Mine (The Beatles)

Yıkanıp evden çıktım. Minibüste kitap okudum. Rıhtımın orda Biletix'e gidip paraya kıydım, Bob Dylan konserine bilet aldım.
Asıl planım biletlerimi aldıktan sonra Alice in Wonderland'e gitmekti, ama baktım hava çok güzel, biraz geziyim dedim.
Ondan sonra istediğim gibi çarşının içinde dolandım.
Beyaz Fırın'dan ufak bir kese kağıdının içinde çukulatalı bisküviler aldım.
Balık pazarının keşmekeşinin içinden geçtim, Bahariye'ye doğru yürüdüm.
Sokakta gitar ve mızıka çalan adama bir iki lira attım, yoluma devam ettim. 
Saatlerce sahafları gezdim, Hayat dergileri okuyup güldüm. 1922 tarihli karikatür dergileri gördüm, yüreğim hopladı. Birkaç eski dergi, kitap, eski fotoğraf aldım.
Plaklara bakarken beni görüp "Evde bunları çalabiliyo musun!" diye şaşıran kadına gülümsedim "Pikabım bozuk ama" dedim.
Bir sahaftan çıkıp başka bir tanesine girdim. Vitrininde eski bir Küçük Prens duruyordu. Sordum, 40 liraymış, pahalı geldi.
Bahariye'den aşağı yürürken Greenpeace'çileri gördüm "Nükleerle yaşamaya hazır mısınız" yazıları içinde.
Önlerinde durdum.
"Ben imza atmak istiyorum" dedim. Bakıp gülüştüler.
İmza attım, ayaküstü sohbet ettim biraz da. "İyi bak kendine" diyip uğurladılar beni.
Biraz daha yürüyüp kestanecinin önünden geçtim. Tereddüt ettim aslında, artık son günlerini yaşayan kestaneden alsam mı almasam mı diye.
Minibüslere doğru giderken Haldun Taner'in arkasından güneş batıyordu. Herkes fotoğraf çekme telaşında, çiçekçi teyzeler muhabbet ediyorlar.


Evime geldim şimdi, bütün günün dinlenmişliğiyle, huzuruyla. 
Tek başıma dolaştığım sokaklardan da keyif aldım. Paylaşmak zorunda olmadığım kurabiyeleri yerken kıs kıs güldüm. Sahaflarda sıkılıp gitmek isteyecek birilerini yanımda sürüklemediğim için sevindim. Kendi kendime gezerken yalnızlıktan neden bu kadar korkuyoruz onu düşündüm. 


"Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz."

23 Mart 2010 Salı

I Want To Hold Your Hand (T.V Carpio)

Thom: You just haven't figured it out yet, have you.
Nick: What?
Thom: ...The big picture!
Nick: I guess not.
Thom: The Beatles.
Nick: What about them?
Thom: This.
[
grabs Nick's hand]
Thom: Look, other bands, they want to make it about sex or pain, but you know, The Beatles, they had it all figured out, okay? "I Want to Hold Your Hand." The first single. It's effing brilliant, right?... That's what everybody wants, Nicky. They don't want a twenty-four-hour hump sesh, they don't want to be married to you for a hundred years. They just want to hold your hand.
[Gay couple passes holding hands and smiles at them]

It Could Be (Absynthe Minded)


Pek destekçi bulamadım gerçi ama ben kararımı verdim.
Okulu bırakıcam.
Ve hayatıma parklarda çocukların ellerine balık çizerek devam edicem.
Babama söyledim, çok mutlu bir hayat olurdu dedi.
Anneme söyledim, balığa bakıp güldü.
Başkalarına söyledim, ellerini uzatıp balık çizdirdiler.

Indefinitely (Travis)

geceleyin, bir eflatun kelebek
çarpa çarpa geceye

geldi yine
pencereye.

kelebek dedim, senin de mi
kırık kanadin

benim
gibi

varmak için sabaha.

çok uzak varmak için sabaha

geceleyin, içeride ışık
dönüp duruyorsun karanlıkta.

kederliysem
kederliyim
niçin diye sorma.

gölgelenmişiz
bir durgun suda.

hiç taş atılmayan bir durgun suda.

iri kiyim tütün gibi kıyılmışız
örselenmişiz daha bir kez bile
şu örse değmeden
bu çekiç
varsak da sabaha.

geceleyin, kederli bir kelebek
dönüp duruyor orda.



Behçet Aysan

22 Mart 2010 Pazartesi

Le Plus Beau du Quartier (Carla Bruni)


, originally uploaded by Tone Roald.

Bir yerlere gidelim, bilmeyelim neresi olduğunu. İlk otobüse atlayalım, kendimizi bambaşka şehirlerde bulalım. Mola yerlerinde küçük fincanlardan çay içelim. Gece yarısı tost yiyelim. Karanlığa doğru koşup bacaklarımızı esnetelim. Sonra yine doluşalım otobüse, arka arkaya yan yana oturalım. Gecenin karanlığına bakalım karanlık camların içlerinden. Cümleleri devrik kurmayı bırakalım bir yerden sonra.

21 Mart 2010 Pazar

For Your Life (Led Zeppelin)




"No one can make you feel inferior without your consent."



o yüzden boşver.

20 Mart 2010 Cumartesi

Good Day Sunshine (The Beatles)

Dün gece 2 gibi yatmıştım, sabah da annemler beni uyandırmadan çıkmışlar evden. Sonra annem "ben işten çıkıyorum eve gelicem napmak istersin" demek için evden aradı. Uyandım.
Ve saat 2'ydi.
12 saat uyumuş olmama mı şaşırsam, yoksa öğleden sonra 2de kalkarak bu sene için kişisel rekorumu kırdığıma mı sevinsem bilemedim. Gittim panjurumu açtım, baktım hava ÇOK güzel. Üzüldüm işte mesela. Bugün gezip tozmak, motorla karşıya geçmek vardı.


Kahvaltıydı, banyoydu derken anca güneşin gitme saatlerine denk geldim.

19 Mart 2010 Cuma

My Heart Belongs To Daddy (Julie London)


Father and daughter, originally uploaded by Michele Torsello.

Size bir sır veriyim mi?
Ben babamla yürürken hala elini tutarım.

18 Mart 2010 Perşembe

To Build A Home (The Cinematic Orchestra)

En güzel deniz
Henüz gidilmemiş olandır. 
En güzel çocuk
Henüz büyümedi. 
En güzel günlerimiz
Henüz yaşamadıklarımız. 
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz
Henüz söylememiş olduğum sözdür.



Nazım Hikmet

17 Mart 2010 Çarşamba

Ready Teddy (Elvis Presley)

Bundan bilmemkaç sene sonra artık yavaşlamış olan metabolizmam yüzünden bir ayı yavrusu gibi yemek yiyemeyeceğim için üzgünüm mesela.


Bi de grup halindeki balıklara school of fish denmesi beni hep güldürmüştür.




dibebirnot: hadi zaten pek yorum yazanım yok ama, yazanlardan da özür diliyorum. spam commentler alınca kelime doğrulama zımbırtısını açmak zorunda kaldım. sizi yine de seviyorum.

15 Mart 2010 Pazartesi

14 Mart 2010 Pazar

Hairdresser On Fire (Morrissey)


1920s Hair Dryer, originally uploaded by Theremina.

Banyodan sonra ayaklarım üşüyünce saç kurutma makinesiyle ısıtırım ki ben.

My Father's Eyes (Eric Clapton)

Dün Yeni Hayat'ı bitirdikten sonra "Güzeldi." dedim babama.

"Bir kısmı Erenköy'de geçiyordu dimi?" diye sordu.
"Evet evet. Babannemlerin evinin oraları anlatıyor. Adam istasyonun ordaki kahveye falan gidiyor." dedim.
"Hatırlıyor musun seninle istasyonda trenlere bakmaya giderdik. Orda bir kulübe vardı. Bak bu Pamuk Prenses'in kulübesi demiştim sana." diyip gülmeye başladı.
"İnanmıştım ama ben sana! Çok zalimsin baba!" 

Kapı eşiğinde duruyordu, gülüştük, bakıştık.

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti" diye Yeni Hayat'tan alıntı yaptı.
"Varolmak sana sarılmaktır" dedim.

13 Mart 2010 Cumartesi

Lady Jane (The Rolling Stones)

225 days under grass
and you know more than I.
they have long taken your blood,
you are a dry stick in a basket.
is this how it works?
in this room
the hours of love 
still make shadows.

when you left
you took almost
everything.
I kneel in the nights 
before tigers
that will not let me be.

what you were 
will not happen again.
the tigers have found me
and I do not care.

Charles Bukowski

11 Mart 2010 Perşembe

Caroline (The Fortunates)

"Caroline
She really is fine
She's gonna be mine"


Matematik sınavına çalışırken Happy Hippie Hits cdlerini dinliyorum da pek iyi gelmedi bu kadar coşku, bu kadar sevecenlik. 
Çokfazlakafiyevar.

With or Without You (U2)



"Varolmak sana sarılmaktır"



8 Mart 2010 Pazartesi

Nobody's Car (Jethro Tull)


my alliegance. , originally uploaded by Ms. Kara.

my alliegance.

i drive a 1984 honda civic.
his name is burt.
and i pretend he's vintage and cool.

these are my stickers.

sometimes he dies when i'm at stoplights. three times in fact.
his air conditioning doesn't work.
and only the back left speaker works.

it's what i like to call the party car.


Sanırım ben de böyle biri olup çıkıcam en sonunda.

Golden Ring (Eric Clapton)


fav. quote, originally uploaded by Ms. Kara.

6 Mart 2010 Cumartesi

Lady Writer (Dire Straits)


DSC04281, originally uploaded by nazbescan.

Kırtasiye diyip geçtiğin muhteşem bi mabet diil mi ama?
Bazılarında kırtasiye fetişi var mesela, biliyorum.

Pazartesi günü Dünya Kadınlar Günü ve ben haftasonumu Afrikalı bir kadının yazdığı sıkıcı bir kitapla geçiriyorum. Kitap neden sıkıcı geldi onu bile anlamış diilim aslında. İlginç.

zorunluluğu hissedilen edit: Bunları ilk gördüğünüzde kalem mi sandınız? Teşekkürler. Ben Naz'ın bunu Singapur'da çektiğini düşünerek daha bi dikkatli bakmıştım ve kalem diil sanki bunlar demiştim. Demeseniz de olur gerçi. Sonuç olarak bu kandırıkçı post'uma açıklamasını da koyuyorum. Bence onlar kalem, ama gerçekte diiller. Yani kalem olmasalar bile bana kocaman kırtasiyeleri anımsattılar. Chopstick olsa ne yazar.