29 Nisan 2010 Perşembe

Wisdom Teeth (Frank Turner)

20 yaş dişlerine İngilizce'de wisdom teeth, Korece'de çocukluktan çıkıp yaşanan ilk aşkın acısını anlatmak için Sa-rang-nee yani love teeth, Japonca'da çocuklar ailelerinden ayrıldıktan sonra bu dişleri çıkıyor diye Oyashirazu yani unknown to the parents, Endonezya dilinde bütün diğer dişlerden geç "büyüdüğü" için gigi bungsu yani youngest child deniyomuş.

Ben dün 20 yaş dişlerimden birini çektirdim.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Looney Balloon (The Kinks)


The Flying Machine, originally uploaded by Boy_Wonder.

The world's spinning round like a looney balloon
Heading for a collision with saturn and mars
And we're narrowly missing the man in the moon,
Spinning out of control crashing into the stars.
Have we all lost our gravity, reason and sanity?
Is this the price that we pay?
Have we now lost our way on this looney balloon?

23 Nisan 2010 Cuma

Wooden Arms (Patrick Watson)

Friday Night Saturday Morning (Nouvelle Vague)

Breakfast Table (Chris Rice)

Annemler merak edip Suriye'ye gittiler, Şam'ı geziyorlar.
Evi de bana ve kediye bıraktılar, idare ediyoruz.

Bu sabah kalktım baktım hava çok güzel, balkonda kahvaltı etmeye karar verdim. Hani küçücük apartman balkonları olur ya, onlardan işte. Annemin saksılara ektiği rengarenk çiçeklerin arasından bir sehpalık bir sandalyelik yer açtım. Çay demledim, ekmek kestim, dolaptan kaymakla böğürtlen reçelini çıkardım, balkona geçtim.

Arkada Kings of Convenience çalarken ufak güneşli balkonumuzda kedimle kahvaltı ettim.

22 Nisan 2010 Perşembe

Big Eyed Fish (Dave Matthews Band)

A big eyed fish,
Yeah, swimming in the sea,
Oh, how he dreamed.
He wants to be a bird,
Swooping, diving through the breeze.
One day, he caught a big blue wave,
Up onto the beach,
And now he's dead.
You see, a fish's dream,
Should stay in the sea.

Nobody Told Me (John Lennon)


Liverpool'un havaalanının adı "Liverpool John Lennon Airport"muş.


War Is Kind (Jakob Dylan)


Rainbow Warrior, originally uploaded by graybags60.

Ben bugün Arnavutköy'den Beşiktaş'a kadar yürüdüm.
Ben bugün Rainbow Warrior'ı gezdim.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Classical Thump (SMV)

Sevin Okyay kimileri için hiçbir şey ifade etmez belki.
Bazıları onu "Harry Potter'ı çeviren kadın" olarak tanır.
Sevin Okyay'ın asıl yüzünü, yani caz programı yapan, voleybol şampiyonaları hakkında yazı yazan, Formula 1 takip eden, aynı zaman radyoda polisiye romanlardan bahsederek "Arkası Yarın" kuşakları sunan, üstüne çok güzel film eleştiren, hatta gece gece Oscar'lara fonda yorum yapan, evet tabii bir de kitap çeviren inanılmaz bir kadın olduğunu ise pek az kişi bilir.
İşte bu yüzden Sevin Okyay'a çok saygı duyarım.
Filmden, edebiyattan, müzikten anlayan, zeki, esprili ve sempatik bir kadındır.
"İdolüm o benim!" diyebileceğim insanlardandır hatta.


Ve sırf çekingenliğim, utanmalarım yüzünden her film festivali Sevin Okyay'ı uzaktan görür, yanına gidip tanışma cesaretini gösteremem.
Yani gösteremezdim.
Sevin Okyay'ı 4 kere görmüş, her seferinde "Ama ama bak Sevin Okyay var orda. Ay şimdi rahatsız da edilmez ki kitap okuyo biriyle konuşuyo aa yemek yiyo gidemem şimdi" diye diye hep ertelemiştim. Cumartesi gününe kadar.
Mahavishnu'nun inanılmaz sabrı, hatta rahatsız edici kararlılığı sayesinde (yüzünden kelimesini kullanmayı düşünmedim değil) bu cumartesi son üç senedir yapamadığım bir şeyi yaptım. Aslında yemek yiyordu, ben de bölmek istemedim. Sonra dolandık durduk ve bu sefer Atlas Sineması'nın girişinde gördük. "Hadi artık!" diyip beni itekleyen Mahavishnu'ya yalvarıp yakarsam da o doğru olanı yaptı.
Atlas Sineması'nın girişine çıkan merdivenleri tırmandım, merhaba dedim.
"Rahatsız etmek istemezdim ama..." diye başladım, yazılarını takip ettiğimi, Harry Potter'ı onun sayesinde sevdiğimi söyledim. Çok şapşal konuştum, sözcükleri toparlayamadım, heyecanlandım göz göre göre. O da güldü sevimli sevimli. Adımı sordu. "Sen de mi filme giriyorsun?" dedi, ben de az önce bir filmden çıktığımı şimdi başka bir tanesine gittiğimi söyledim. Gülümsedi yine. E-mail adresini söyledi, "Yazarsın bana, Atlas'ta tanışmıştık dersin" diye de ekledi.


Ben cumartesi günü Sevin Okyay'la tanıştım.
Ne gündü ama.

The Sweater (Vinyl)



"Senle ikimiz hırka olsak, bizi mağazada aynı rafa koyarlardı"



The Lightning Strike (Snow Patrol)

how many lives do we live?
how many times do we die?
they say we all lose 21 grams...
at the exact moment of our death.
everyone.
and how much fits into 21 grams?
how much is lost?
when do we lose 21 grams?
how much goes with them?
how much is gained?
how much is gained?
twenty-one grams.
the weight of a stack of five nickels.
the weight of a hummingbird.
a chocolate bar.
how much did 21 grams weigh?



inanılmaz bir film.

19 Nisan 2010 Pazartesi

A Waltz For A Night (Julie Delpy)

Celine: So, I want to try something.
Jesse: What?
Celine: [hugs him] I want to see if you stay together or if you dissolve into molecules.
Jesse: How'm I doing?
Celine: Still here.
Jesse: Good, I like being here.

Before Sunrise ve Before Sunset'i izlemediniz mi hala?

18 Nisan 2010 Pazar

Grace (Jeff Buckley)

Kadıköy karanlık ama kepenklerini indirmiş dükkanlardan sızan ışıklar sokakları aydınlatmaya yetiyor. Nazım Hikmet'in bahçesi kalabalık değil, huzurlu. Sarı ampuller asmışlar etrafa, bir tanesinin altına geçip oturuyorum. Annemler sinemadan çıkacaklar, onları bekliyorum. Çay tepsisiyle gezen adam ortalıkta gözükmüyor, ben de içeri geçiyorum, kasadan bir çay istiyorum. Adam hemen arkadan dolduruveriyor ufak bir bardağa. Omzumda çantam, elimde birkaç broşür, tabağını elim titreye titreye tuttuğum çayımla tekrar dışarı çıkıyorum.

Yanımda düzgün bir kitap olmasını çok istiyorum o an, 1984 gibi mesela. Yok diye üzülüyorum önce, sonra aklıma geliyor, açıp Antik Acılar'dan birkaç şiir okuyorum. Bardağın altından bir damla çay düşüyor üstüme, ben okumaya devam ediyorum. Çok sevdiğim bir dostumun bana vapurda okuduğu şiirlere denk geliyorum sonra.

"Yaşlı bir devrimci
düşürmez hiç ağzından
özgürlük kelimesini
ve yatmadan önce
bir bardak su yerine
denize bırakır
takma dişlerini"

Rüzgar esiyor, hava serin. Çay bardağıyla ellerimi ısıtıyorum.
Çatılarda yürüyen kediler var ve yan masadaki adam mantarlı makarnasından şikayet ediyor.

dün bana 'serseri' dedi ukalanın biri.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Cold Cold Ground (Tom Waits)

Ben hiçbir zaman büyümek istemedim.
Kovalamaç oynalamalarım, küçük kız tavırlarım, nutella kaşıklamalarım hep bu yüzdendi.
Ben sorunlarımla yüzleşmek istemedim, büyümeyi reddettim.


Çünkü sorumsuz davranma hakkımı elimden aldılar.
Ve ben eşek kadar oldum.

Hello Little Girl (The Beatles)

Bir arkadaşın hafifçe kafasına vurdum, beni kovalamaya başladı.
Yer ıslakmış.
Koridorda beraber kaydık düştük.
Düşünce gülen küçük çocuklar gibi kahkahalarla odaya girdim.
Sonra baktım dizim uf olmuş.

28 Mart 2010 Pazar

Long Tall Sally (Elvis Presley)


, originally uploaded by nobutyes.

Sonra akıllarda eksik kalmasın,
daha uzun hayal etmiştik denmesin diye,
karışıklığı önlemek için söylüyorum:
1.57'yim.

27 Mart 2010 Cumartesi

This Dream of You (Bob Dylan)

I Me Mine (The Beatles)

Yıkanıp evden çıktım. Minibüste kitap okudum. Rıhtımın orda Biletix'e gidip paraya kıydım, Bob Dylan konserine bilet aldım.
Asıl planım biletlerimi aldıktan sonra Alice in Wonderland'e gitmekti, ama baktım hava çok güzel, biraz geziyim dedim.
Ondan sonra istediğim gibi çarşının içinde dolandım.
Beyaz Fırın'dan ufak bir kese kağıdının içinde çukulatalı bisküviler aldım.
Balık pazarının keşmekeşinin içinden geçtim, Bahariye'ye doğru yürüdüm.
Sokakta gitar ve mızıka çalan adama bir iki lira attım, yoluma devam ettim. 
Saatlerce sahafları gezdim, Hayat dergileri okuyup güldüm. 1922 tarihli karikatür dergileri gördüm, yüreğim hopladı. Birkaç eski dergi, kitap, eski fotoğraf aldım.
Plaklara bakarken beni görüp "Evde bunları çalabiliyo musun!" diye şaşıran kadına gülümsedim "Pikabım bozuk ama" dedim.
Bir sahaftan çıkıp başka bir tanesine girdim. Vitrininde eski bir Küçük Prens duruyordu. Sordum, 40 liraymış, pahalı geldi.
Bahariye'den aşağı yürürken Greenpeace'çileri gördüm "Nükleerle yaşamaya hazır mısınız" yazıları içinde.
Önlerinde durdum.
"Ben imza atmak istiyorum" dedim. Bakıp gülüştüler.
İmza attım, ayaküstü sohbet ettim biraz da. "İyi bak kendine" diyip uğurladılar beni.
Biraz daha yürüyüp kestanecinin önünden geçtim. Tereddüt ettim aslında, artık son günlerini yaşayan kestaneden alsam mı almasam mı diye.
Minibüslere doğru giderken Haldun Taner'in arkasından güneş batıyordu. Herkes fotoğraf çekme telaşında, çiçekçi teyzeler muhabbet ediyorlar.


Evime geldim şimdi, bütün günün dinlenmişliğiyle, huzuruyla. 
Tek başıma dolaştığım sokaklardan da keyif aldım. Paylaşmak zorunda olmadığım kurabiyeleri yerken kıs kıs güldüm. Sahaflarda sıkılıp gitmek isteyecek birilerini yanımda sürüklemediğim için sevindim. Kendi kendime gezerken yalnızlıktan neden bu kadar korkuyoruz onu düşündüm. 


"Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz."

23 Mart 2010 Salı

I Want To Hold Your Hand (T.V Carpio)

Thom: You just haven't figured it out yet, have you.
Nick: What?
Thom: ...The big picture!
Nick: I guess not.
Thom: The Beatles.
Nick: What about them?
Thom: This.
[
grabs Nick's hand]
Thom: Look, other bands, they want to make it about sex or pain, but you know, The Beatles, they had it all figured out, okay? "I Want to Hold Your Hand." The first single. It's effing brilliant, right?... That's what everybody wants, Nicky. They don't want a twenty-four-hour hump sesh, they don't want to be married to you for a hundred years. They just want to hold your hand.
[Gay couple passes holding hands and smiles at them]

It Could Be (Absynthe Minded)


Pek destekçi bulamadım gerçi ama ben kararımı verdim.
Okulu bırakıcam.
Ve hayatıma parklarda çocukların ellerine balık çizerek devam edicem.
Babama söyledim, çok mutlu bir hayat olurdu dedi.
Anneme söyledim, balığa bakıp güldü.
Başkalarına söyledim, ellerini uzatıp balık çizdirdiler.

Indefinitely (Travis)

geceleyin, bir eflatun kelebek
çarpa çarpa geceye

geldi yine
pencereye.

kelebek dedim, senin de mi
kırık kanadin

benim
gibi

varmak için sabaha.

çok uzak varmak için sabaha

geceleyin, içeride ışık
dönüp duruyorsun karanlıkta.

kederliysem
kederliyim
niçin diye sorma.

gölgelenmişiz
bir durgun suda.

hiç taş atılmayan bir durgun suda.

iri kiyim tütün gibi kıyılmışız
örselenmişiz daha bir kez bile
şu örse değmeden
bu çekiç
varsak da sabaha.

geceleyin, kederli bir kelebek
dönüp duruyor orda.



Behçet Aysan

22 Mart 2010 Pazartesi

Le Plus Beau du Quartier (Carla Bruni)


, originally uploaded by Tone Roald.

Bir yerlere gidelim, bilmeyelim neresi olduğunu. İlk otobüse atlayalım, kendimizi bambaşka şehirlerde bulalım. Mola yerlerinde küçük fincanlardan çay içelim. Gece yarısı tost yiyelim. Karanlığa doğru koşup bacaklarımızı esnetelim. Sonra yine doluşalım otobüse, arka arkaya yan yana oturalım. Gecenin karanlığına bakalım karanlık camların içlerinden. Cümleleri devrik kurmayı bırakalım bir yerden sonra.

21 Mart 2010 Pazar

For Your Life (Led Zeppelin)




"No one can make you feel inferior without your consent."



o yüzden boşver.

20 Mart 2010 Cumartesi

Good Day Sunshine (The Beatles)

Dün gece 2 gibi yatmıştım, sabah da annemler beni uyandırmadan çıkmışlar evden. Sonra annem "ben işten çıkıyorum eve gelicem napmak istersin" demek için evden aradı. Uyandım.
Ve saat 2'ydi.
12 saat uyumuş olmama mı şaşırsam, yoksa öğleden sonra 2de kalkarak bu sene için kişisel rekorumu kırdığıma mı sevinsem bilemedim. Gittim panjurumu açtım, baktım hava ÇOK güzel. Üzüldüm işte mesela. Bugün gezip tozmak, motorla karşıya geçmek vardı.


Kahvaltıydı, banyoydu derken anca güneşin gitme saatlerine denk geldim.

19 Mart 2010 Cuma

My Heart Belongs To Daddy (Julie London)


Father and daughter, originally uploaded by Michele Torsello.

Size bir sır veriyim mi?
Ben babamla yürürken hala elini tutarım.

18 Mart 2010 Perşembe

To Build A Home (The Cinematic Orchestra)

En güzel deniz
Henüz gidilmemiş olandır. 
En güzel çocuk
Henüz büyümedi. 
En güzel günlerimiz
Henüz yaşamadıklarımız. 
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz
Henüz söylememiş olduğum sözdür.



Nazım Hikmet

17 Mart 2010 Çarşamba

Ready Teddy (Elvis Presley)

Bundan bilmemkaç sene sonra artık yavaşlamış olan metabolizmam yüzünden bir ayı yavrusu gibi yemek yiyemeyeceğim için üzgünüm mesela.


Bi de grup halindeki balıklara school of fish denmesi beni hep güldürmüştür.




dibebirnot: hadi zaten pek yorum yazanım yok ama, yazanlardan da özür diliyorum. spam commentler alınca kelime doğrulama zımbırtısını açmak zorunda kaldım. sizi yine de seviyorum.

15 Mart 2010 Pazartesi

14 Mart 2010 Pazar

Hairdresser On Fire (Morrissey)


1920s Hair Dryer, originally uploaded by Theremina.

Banyodan sonra ayaklarım üşüyünce saç kurutma makinesiyle ısıtırım ki ben.

My Father's Eyes (Eric Clapton)

Dün Yeni Hayat'ı bitirdikten sonra "Güzeldi." dedim babama.

"Bir kısmı Erenköy'de geçiyordu dimi?" diye sordu.
"Evet evet. Babannemlerin evinin oraları anlatıyor. Adam istasyonun ordaki kahveye falan gidiyor." dedim.
"Hatırlıyor musun seninle istasyonda trenlere bakmaya giderdik. Orda bir kulübe vardı. Bak bu Pamuk Prenses'in kulübesi demiştim sana." diyip gülmeye başladı.
"İnanmıştım ama ben sana! Çok zalimsin baba!" 

Kapı eşiğinde duruyordu, gülüştük, bakıştık.

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti" diye Yeni Hayat'tan alıntı yaptı.
"Varolmak sana sarılmaktır" dedim.

13 Mart 2010 Cumartesi

Lady Jane (The Rolling Stones)

225 days under grass
and you know more than I.
they have long taken your blood,
you are a dry stick in a basket.
is this how it works?
in this room
the hours of love 
still make shadows.

when you left
you took almost
everything.
I kneel in the nights 
before tigers
that will not let me be.

what you were 
will not happen again.
the tigers have found me
and I do not care.

Charles Bukowski

11 Mart 2010 Perşembe

Caroline (The Fortunates)

"Caroline
She really is fine
She's gonna be mine"


Matematik sınavına çalışırken Happy Hippie Hits cdlerini dinliyorum da pek iyi gelmedi bu kadar coşku, bu kadar sevecenlik. 
Çokfazlakafiyevar.

With or Without You (U2)



"Varolmak sana sarılmaktır"



8 Mart 2010 Pazartesi

Nobody's Car (Jethro Tull)


my alliegance. , originally uploaded by Ms. Kara.

my alliegance.

i drive a 1984 honda civic.
his name is burt.
and i pretend he's vintage and cool.

these are my stickers.

sometimes he dies when i'm at stoplights. three times in fact.
his air conditioning doesn't work.
and only the back left speaker works.

it's what i like to call the party car.


Sanırım ben de böyle biri olup çıkıcam en sonunda.

Golden Ring (Eric Clapton)


fav. quote, originally uploaded by Ms. Kara.

6 Mart 2010 Cumartesi

Lady Writer (Dire Straits)


DSC04281, originally uploaded by nazbescan.

Kırtasiye diyip geçtiğin muhteşem bi mabet diil mi ama?
Bazılarında kırtasiye fetişi var mesela, biliyorum.

Pazartesi günü Dünya Kadınlar Günü ve ben haftasonumu Afrikalı bir kadının yazdığı sıkıcı bir kitapla geçiriyorum. Kitap neden sıkıcı geldi onu bile anlamış diilim aslında. İlginç.

zorunluluğu hissedilen edit: Bunları ilk gördüğünüzde kalem mi sandınız? Teşekkürler. Ben Naz'ın bunu Singapur'da çektiğini düşünerek daha bi dikkatli bakmıştım ve kalem diil sanki bunlar demiştim. Demeseniz de olur gerçi. Sonuç olarak bu kandırıkçı post'uma açıklamasını da koyuyorum. Bence onlar kalem, ama gerçekte diiller. Yani kalem olmasalar bile bana kocaman kırtasiyeleri anımsattılar. Chopstick olsa ne yazar.

L'Echec (Yann Tiersen)


-Her şeye yeniden başlamaya ne dersin?
-Daha 10 yaşındayız Leon.
-İyi işte, geç kalmamış oluruz.

Lady In Red (Chris de Burgh)


red nose, originally uploaded by ahmetcoka.

Benimle dün çok dalga geçtiler hasta oldum diye.
Aslında hasta olduğum için diil ama burnumu silmekten "Rudolf the red nosed reindeer"a döndüğüm için.
Nolmuş yani çok burnum aktıysa!

dibebirnot: aklıma fermi'yle camdan "sümüüük" diye bağırmamız geldi. tam olarak böyle olmamıştı aslında ama açıklaması uzun sürücek. SÜMÜK.

Bedshaped (Keane)


Relaxing with a good book, originally uploaded by humminggirl.

Yatmadan önce birilerinin bana kitap okumasını özledim.
Hani olur ya, başucuna gelirler, biraz kitap okurlar, sen uyuklamaya başlarsın, alnından öperler, üstünü örterler ve ışığı kapatıp giderler sonra. Amerikan filmlerinde hep olur hani.
İşte ben o huzurlu klişeyi özledim.

Kütüphaneden Alice in Wonderland'in kocaman eski bir kopyasını aldığımda eminim hepiniz bana biraz deli gözüyle baktınız. İtiraf etmekten çekinmeyin lütfen.

Ben aslında son 6 haftadır yorgunluktan okumaya fırsat bulamamış olsam da Alice'le biraz da bu klişeye tutunuyordum.

Hep küçüklüğüme dönmek istediğimi söylerim, ya da en azından ima ederim, ama bunu asıl nedeni herkesin istediği dertsiz tasasız hayat değil. Ben sadece eskiden çok sevdiğim bi sürü şeyi artık kaybetmiş olduğum için eskiye dönmek istiyorum.

Ağzımı şapırdatarak jelibon yemeyi özledim mesela. Annemin kucağında uyumayı da. Sonra kum havuzlarını da severdim ben, kumdan kale yapmasını falan.

Şimdi üstünden çok zaman geçti ve artık "kocaman" olduğum için bunları yapamıyor olmam haksızlık değil mi ama?

23 Şubat 2010 Salı

Lost! (Coldplay)


Çok basit gibi, dimi?

20 Şubat 2010 Cumartesi

I'm Sticking With You (The Velvet Underground)

Juno'yu bi daha izledim ben.
Bu sefer de annem ve babamla izledim.
Film bittiğinde annem "iyi ki aklı başında bir kızımız var" dedi, babam da sarılıp öptü.

"Look, in my opinion, the best thing you can do is find a person who loves you for exactly what you are. Good mood, bad mood, ugly, pretty, handsome, what have you, the right person is still going to think the sun shines out your ass. That's the kind of person that's worth sticking with."

19 Şubat 2010 Cuma

Ambitious Outsiders (Morrissey)

Beden dersinde voleybol oynamaya başladığınızda 3 tip kız vardır.

Bir, voleybolu pek iyi oynayamayan ve haliyle maç yapmaktan nefret eden kız.
İki, voleybolu çok da kötü oynamayan ama maçın gerilimini sevmeyen kız.
Ve üç, voleybolu şahane oynayan, maç yapmak içinde yerinde duramayan kız.

Her takımda en azından bir tane vardır bu kızlardan. Bir numaralı kız servis kaçırırken üç numara bağırır. İki numara olsun dert etme der. Bir numara bozulur ve bir daha asla voleybol oynamayacağına yemin eder.
Oyunun devamında üç numara kendini iyice belli eder. Sayı aldıkça sevinir, toplar boş alanlara düşürüldükçe diğerlerine kızar, onu manşetle alabilirdiniz der.
Üç numara, eğer başka üç numaraların arasına düşmemişse iyice stres yapar, iyice panik olur. Üç numara maçı kaybetme düşüncesiyle boğuşurken bir numara da iki numara da artık çok sıkılmıştır. Üç numara sahada ordan oraya savururken kendini, diğerleri aralarına düşen topa bakıp gülerler, üç numaraya sakin olması gerektiğini söylerler ve oyuna devam edilir.

Oyunun sonunda sadece iki seçenek vardır:
Bir, üç numaranın takımı kazanır ve üç numara zafer marşları eşliğinde soyunma odasının yolunu tutar.
İki, üç numaranın takımı kaybeder ve üç numara takım arkadaşlarına gizliden gizliye laf sokmaktadır. Şöyle yapsak olurdu'lar, böyle olsa maçı kesin alırdık'lar havada uçuşur. Tabii, önemli olan eğlenmekti diye de eklenir.

Maç nasıl bir skorlar biterse bitsin, bir ve iki numara üç numarayı kendi halinde bırakırlar ve sakinleşmesini beklerler. Üç numara sonunda sakinleşebildiğindeyse aklında öbür hafta kurtaracağı toplar, vuracağı manşetler, smaçlar, alıcağı sayılar vardır.

16 Şubat 2010 Salı

Rambling On My Mind (Eric Clapton)

Sorucak çok fazla sorum var.
Bazen küçük bir çocuk olmak istiyorum ki insanlar buna tahammül edebilsin.
Ne nasıl nerde neden.
Çok şey sormak istiyorum insanlara ama imkanım yok. Ya da cesaretim. Bilemedim şimdi.


En sevdiğin şiir neden en sevdiğin şiir?
Hangi filmde ağladın da itiraf etmek istemiyorsun?
Fahrenheit 451'deki gibi bir kitap ezberlemeni isteseler hangisini seçersin?
Pencerende yağmur damlası yarıştırır mısın?
Mandalinanı nasıl yersin?
Kahveyi mi çayı mı daha çok seversin?
Mutfak tezgahına zıplayıp gecenin bir yarısı Nutella kaşıklar mısın?
Hangi filmi yüzlerce kez izledin de hala bıkmadın?
Hangi şarkıya çok anlamlar yükledin de unutuverdin sonra onları?


Bak, çok şey sorup sıktım yine birilerini.


Sahi okur, çok sıkıldın mı?

15 Şubat 2010 Pazartesi

On Every Street (Dire Straits)

İki sene önce Kadıköy'de, o zamanlar sokakların nereye çıktığını bile bilmezdim, Kadıköy Anadolu lisesinin olduğu sokaktan aşağı doğru iniyorduk. Solda, yan yana sıralanmış, özelliksiz bir sürü apartman vardı. Yere bakarak yürüyorduk, neden bilmem. Sonra yerde duran kartpostalı fark ettik. Hiç önemsemeden üstüne basan yüzlerce ayağın izleri birbirine karışmıştı. Farklı insanlar ve farklı ayakkabılar bakmadan geçmişlerdi. 
Biz durduk.
Yanımda Fermi ve Derin vardı. İkisini de uzun zamandır görmedim.
Durduk, kartpostalı yerden aldık.


Başkası olsa, onu yerden alır mıydı acaba diye çok düşündüm sonra. Nolurdu o kartpostala? Yağmur sularıyla mı erirdi? Birileri çöpe mi atardı? Kaldırıma mı karışırdı?


Biz merakımıza yenilmiştik. Kartpostalı yerden almış, yüzsüz yüzsüz okumuştuk bi de. Başkasının mektuplarını okuyan saplantılı insanlar olmuştuk birden. Kartı Almanya'dan atmışlardı, tarih yeniydi. Dayanamadık, adrese baktık. 
O sokaktaki evlerden birineydi.
Telaşlandık, gülüştük, aranmaya başladık.
Apartmanı bulduğumuzda zili Fermi çaldı. 
Bundan sonrasını pek net hatırlamıyorum. Ama giriş katında bir kapı açıldığını hatırlıyorum. Kadın elimizde kartla bizi görünce şaşırmıştı önce, sonra da apartman kapısını açmıştı bize. "Kart size gelmiş" gibi bir açıklama yaptık. Kadın bize gülümsedi, sonra da kartın Almanya'daki yeğeninden geldiğini söyledi.


O çok acayip bi mutluluktu. Hani öyle kolay kolay duymayacağınız türden bir mutluluk. Garipti, farklıydı, ama çok güzeldi işte. Şimdi geriye dönüp bakınca kapıyı çalmadan önce ne düşündük, neden o kartı yerde bırakıp gitmedik bilmiyorum. Umursamasak da olurdu. Okuyup bir yere atabilirdik, üstünden bir kez de biz geçebilirdik. En iyi ihtimalle kartı alıp kenara koyardık, ama biz yerimizde duramadık işte.


Sanırım içimizde bir yerlerde hepimiz biraz Amelie olmak istiyorduk o yüzden.

13 Şubat 2010 Cumartesi

Thick As A Brick (Jethro Tull)

Ogün Samast yanlıları Agos Gazetesi'nin web sitesini hacklemişler, bir de bildiri yayınlamışlar.
Ne -de'leri ayırmasını biliyorlar, ne de herkes'i doğru yazmasını.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalaHaberDetay&ArticleID=980064&Date=13.02.2010&CategoryID=97

Çevre Bakanı nükleer enerjiye destek vermiş. Bir çevre profesörü olduğunu, bu konuda makaleler okuduğunu söylemiş. Üstüne bir de "Nükleer enerji çevreci bir enerjidir." demiş.
Adamın nasıl bakan olduğu meçhul zaten.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=980108&Date=13.02.2010&CategoryID=85



thick adjective (STUPID)

informal stupid
I told you not to touch that - are you deaf or just thick?

(Definition of thick adjective (STUPID) from the Cambridge Advanced Learner's Dictionary)

11 Şubat 2010 Perşembe

Lou Reed (The Little Willies)

Norah Jones'lu güzel grup The Little Willies'den Lou Reed'in karizmatik duruşuna ters, eğlenceli bir şarkı.
Cow tipping ne diye merak edenlere: http://en.wikipedia.org/wiki/Cow_tipping

We were drivin through West Texas
The land of beef and pork
Where they tend the hides of leather
We wear back in New York
In a pasture, along a roadside
Behind a brokedown shack
On a dusky side of evening
We saw a figure dressed in black

And we don't mean to sound like we're trippin
But we swear to God
We saw Lou Reed cow tippin
Cow tippin

Hey Lou, "Is that you?"
She said as we pulled to the shoulder
He just said, "Go screw."
And then he turned and tipped one over
Under a spitshine Western sky
The color of blue varnish
Hey it's like Fellini
Actually I'm thinkin more like Jim Jarmusch

And we can't say how much we've been sippin
But we swear to God
We saw Lou Reed cow tippin
Cow tippin

I got cops on the cell
I said I got a little story to tell
Lou Reed is in the cow pen
They said, Oh no! Not again!

And we hope our perceptions isn't slippin
But we swear to God
We saw Lou Reed cow tippin
Cow tippin

Cow tippin
You really think that was Lou Reed?
Cow tippin
I'm sure it was, he was wearing black Levis
Cow tippin
I thought he was a vegetarian
Cow tippin
He's just tippin them over, he wasn't eating them
Cow tippin

5 Şubat 2010 Cuma

Nowhere Fast (The Smiths)

The Smiths dinlerken babam geldi odamın kapısına.
"The Smiths duydum mu anlarım ben."

Güldüm ve kocaman sırıttım.
Güldü ve kocaman sırıttı.

"Neden gülüyorsun?" diye sordum, hala gülerek.
"Sen neden gülüyorsun?"

3 Şubat 2010 Çarşamba

Ring Out The Bell (Travis)

Nerdeyse 6 senelik emektar telefonumun şarjı sadece yarım gün dayanmaya başlayınca, annemin zoruyla yeni telefon almak zorunda kaldım.
Oysa piyasada Snake II'li telefon artık kalmamıştı, insanlar dandik üç boyutlu yılanlarını oynamak istemezken benim telefonumda high score yapmaya çalışıyorlardı. Hey gidi günler hey.


Olur da duvarsız, ek yemli yılan çekerse canınız, aramamazlık etmeyin.

Ask Me Why (The Beatles)

Biraz canım sıkıldı galiba.
Ben de formspring'e dadanmaya karar verdim.
İnternette ne varsa herkes dadanmalı ya, o bakımdan.


http://www.formspring.me/leftoverteacups

2 Şubat 2010 Salı

Half A Person (The Smiths)

Diyorum ki,
biri gelse, konuşsa, 
sussa,
ama sessizlik çok güzel olsa,
hep öyle kalsak,
ama hiç yabancı hissetmesek mesela.

Postcards from Paraguay (Mark Knopfler)

Amsterdam'da kanal kıyısında eski kitap satan bir adamdan kartpostallar aldım. Eski ama.
Bir tanesinin üstünde 1948 yılından damga var. "Bonne Année" demişler.
Kartpostalı yarımyamalak fransızcamla çevirmeye çalışıyorum.
Daha doğrusu şimdilik sadece el yazısını deşifre etmeye çabalıyorum. Ama zor.

22 Ocak 2010 Cuma

The Boxer (Simon and Garfunkel)

Hani küçük müzik kutuları vardır, kolu çevirdikçe şarkı çalar.
Sadece onları satan bir dükkan yok mudur ki mesela?
Benim istediğim ufacık bir kutu.

21 Ocak 2010 Perşembe

Exit Music (Radiohead)

İyi haber: Uzun zamandır bir müzik sorunu vardı, onu da hallettim.
Kötü haber: Mixpod'dan Grooveshark'a geçtim, daha iyi böyle, ama listeyi en baştan tekrar yapmam gerekiyor. Tatil sonuna kadar hepsini eklemiş olurum heralde.

Bi de blogger'ın taslak halinde olan Pages özelliğini kullanmaya başladım, bakın yukarda Exit Music yazıyor. Artık müzikler orda.

Böyle işte.
Çok teknik bi yazı oldu ama olsun artık napalım.

20 Ocak 2010 Çarşamba

Borderline (Chris de Burgh)

Hani kar yağdığında ağaçların, evlerin yada heykellerin tek tarafı kar tutar ya, işte ben onu çok seviyorum.

Wrapping Paper (Cream)

Aslında eskiye dair, çok küçük olduğum zamanlardan kalma hatırladığım görüntüler var. Bunlar film gibi akmıyorlar belki, ama anlık şeyler hatırlıyorum.
Mesela 1 yada 2inci yaş günümde annemle buzdolabının önünde durup pastaya baktığımızı hatırlıyorum. Çikolata kaplı olsa gerek, çünkü kahverengiydi sanki.

Her şeyi hatırlasak?
Ya da her şeyi unutsak?
Hangisi daha iyi ki?

How happy is the blameless vestal's lot!
The world forgetting, by the world forgot
Eternal sunshine of the spotless mind!
Each pray'r accepted, and each wish resign'd.