Bu sabah
"Daha kalkıp tabak sayıcaz" diye uyandığım için
hala kafam karışık.
dinle.
31 Mayıs 2011 Salı
22 Mayıs 2011 Pazar
Elenore (The Turtles)
Elenore, gee I think you're swell
And you really do me well
You're my pride and joy, et cetera
Şu son dizede et cetera derken öyle vurdumduymaz, öyle kalıpdışı, öyle aşık ki.
21 Mayıs 2011 Cumartesi
20 Mayıs 2011 Cuma
Be All That You Can Be (The Bedroom Orchestra)
Oturaklı hayatımı terk ettikçe,
mitinglere gittikçe,
güzel müzikler keşfettikçe,
sorumsuz davrandıkça,
çimlerde çılgınlar gibi koşturdukça,
mayısın şu çirkin havası geçsin diye çok uyudukça,
mutlu oluyorum.
mitinglere gittikçe,
güzel müzikler keşfettikçe,
sorumsuz davrandıkça,
çimlerde çılgınlar gibi koşturdukça,
mayısın şu çirkin havası geçsin diye çok uyudukça,
mutlu oluyorum.
17 Mayıs 2011 Salı
Billy the Kid (Tom Petty and The Heartbreakers)
Strange that how I feel people
not close to me
as if their dress were against my shoulder
and as they bend down
the strange smell of their breath
moving across my face
or my eyes
magnifying the bones across a room
shifting in a wrist
dinle.
not close to me
as if their dress were against my shoulder
and as they bend down
the strange smell of their breath
moving across my face
or my eyes
magnifying the bones across a room
shifting in a wrist
dinle.
8 Mayıs 2011 Pazar
In The Still Of The Night (Oscar Peterson)
"I could be bounded in a nutshell, and count myself a king of infinite space, were it not that I have bad dreams."
-Hamlet
dinle.
6 Mayıs 2011 Cuma
Friends Will Be Friends (Queen)
İnsanların kıymetini en çok ufak şeylerde anlıyorsun.
Her sabah kalorifer başında ayaküstü sohbet edip uykuna açtığında.
Koridorda 'küçük kız' diye karşılandığında.
Yemekte çok üşenip almadığın su bardağını başkasıyla paylaştığında.
Kalabalık koridorlarda Sound of Silence'ı söyledikten sonra biri sanki hissetmiş gibi bunu sana mesaj attığında.
Festivalde güzel film, konser varsa 'Tamam gidelim' diyen biri olduğundan emin olduğunda.
Tiyatronun ortasında, aynı espride aynı serbest çağrışımda bulunduğunu anladığında.
Anlamakla yetinmeyip birbirine bakıp gülümsediğinde.
Arka koltukta dört kişi oturduğun arabalarda, telefonunu zor bela açtıktan sonra duyduğun ses seni mutlu ettiğinde.
Her şeyden öte, gelen kutunu her açtığın zaman yeni bir şey göreceğini bildiğinde.
Masanın üstüne kafanı koyup uyuklayarak skype'ta konuşurken uykuya dalmadan önce yaptığın sohbetleri hatırladığında.
Dizine yatan insanlar saçlarıyla oynamana izin verdiklerinde.
İyi ki varsın diyebileceğin insanların sayısı çoğaldığında, hepsine birden yetişmek zor oluyor bazen.
O yüzden iyi ki varsınız.
Hepiniz.
dinle.
Her sabah kalorifer başında ayaküstü sohbet edip uykuna açtığında.
Koridorda 'küçük kız' diye karşılandığında.
Yemekte çok üşenip almadığın su bardağını başkasıyla paylaştığında.
Kalabalık koridorlarda Sound of Silence'ı söyledikten sonra biri sanki hissetmiş gibi bunu sana mesaj attığında.
Festivalde güzel film, konser varsa 'Tamam gidelim' diyen biri olduğundan emin olduğunda.
Tiyatronun ortasında, aynı espride aynı serbest çağrışımda bulunduğunu anladığında.
Anlamakla yetinmeyip birbirine bakıp gülümsediğinde.
Arka koltukta dört kişi oturduğun arabalarda, telefonunu zor bela açtıktan sonra duyduğun ses seni mutlu ettiğinde.
Her şeyden öte, gelen kutunu her açtığın zaman yeni bir şey göreceğini bildiğinde.
Masanın üstüne kafanı koyup uyuklayarak skype'ta konuşurken uykuya dalmadan önce yaptığın sohbetleri hatırladığında.
Dizine yatan insanlar saçlarıyla oynamana izin verdiklerinde.
Başkalarının heyecanına ortak olduğunda.
Yada birileri sana sıkı sıkı sarıldığında.
İyi ki varsın diyebileceğin insanların sayısı çoğaldığında, hepsine birden yetişmek zor oluyor bazen.
O yüzden iyi ki varsınız.
Hepiniz.
dinle.
3 Mayıs 2011 Salı
Sweet Child O' Mine (Guns N' Roses)
Kadın, mutsuz çocuk ve ben. Onları çok uzun süre izledim sanırım, bunun üzerine kadın kıza döndü.
kadın: Bak abla da bizi izliyor.
ben: (kıza bakarak) Çok tatlı ama hehe..
kadın: Benim değil arkadaşımın. Benim köpeklerim var.
yok. daha. neler.
24 Nisan 2011 Pazar
Guyamas Sonora (Beirut)
It Had To Be You (Frank Sinatra)
Annie Hall: Sometimes I ask myself how I'd stand up under torture.
Alvy Singer: You? You kiddin'? If the Gestapo would take away your Bloomingdale's charge card, you'd tell 'em everything.
dinle.
Alvy Singer: You? You kiddin'? If the Gestapo would take away your Bloomingdale's charge card, you'd tell 'em everything.
dinle.
20 Nisan 2011 Çarşamba
Lilac Wine (Nina Simone)
Buruşturulmuş bir kağıt buldum çantamın içinde. Zamanında bir sergiye gitmiştim de orada beğenip kenara yazmıştım. Şimdi nereye ait olduğunu pek bilmiyorum bu ufak şiirin ama el yazım hoşuma gidiyor kağıdın üstünde.
Ağırlıktan yoksun yaşamaya devam ediyor gövdem,
İçimdeki hayaller bir duman gibi dalıp çıkıyor,
Bir o zamana bir şimdiye.
dinle.
Ağırlıktan yoksun yaşamaya devam ediyor gövdem,
İçimdeki hayaller bir duman gibi dalıp çıkıyor,
Bir o zamana bir şimdiye.
dinle.
19 Nisan 2011 Salı
Nayu (Gevende)
Selam, ben Şubat ayından beri hiçbir şey yazmamış olan kız.
Bilmiyorum niye böyle oldu, zaten bir sürü şeyin niye öyle olduğunu bilmiyorum, oldu işte. Ben meşguliyetimden ve inanılmaz acil işlerimden kopamadım. Ben uyumadım. Ben nefes almayı da bırakacaktım, nasıl oldu unutmadım bilmiyorum.
Bana arada çok haller oldu. Her seferinde değiştiğimden şikayet ettiğim, sonunda yine buraları terk edip gittiğim ve başım sıkıştığında geri geldiğim için biraz suçlu hissediyorum aslında. Ama bir yandan da suçlu hissetmek için fazla yorgunum. Her şeyin bir zamanı var, suçluluğun sırası değil.
Geçen sene bu zamanlar tek başıma geziyormuşum Kadıköy'de, kimselerle paylaşmadığım kurabiyelere sevinip sahafları dolaşıyormuşum. Sabahları balkonda kedimle kahvaltı edip günümü güzelleştiriyormuşum. Geçen sene bu zamanlar öyleymiş. Havalar daha güzel, ben daha mutlu.
Geçen sene bu zamanlar ben kendimi ufak ufak yalnızlığa alıştırıyormuşum. Birileri gelip dünyamı yıkmasın diye. Yavaş yavaş, kendinden emin adımlarla, kendine yetebilen biri olmuşum ben. Konuşmayı zor bulan, konuşunca sadece karamsar ve şüpheci konuşan, sürekli birilerini özleyen ve her şeyi özlemekte bırakan.
Böyle söyleyince her şeyi çok sorunlu bir hayatım varmış gibi duyuluyor, halbuki her şey yolunda. Her şey o kadar yolunda ki ben hissizleştim. Ben artık heyecanlanmayan ya da kahkaha atamayan öylesine biri oluverdim. Her şey sadece.. normal.
Dramatik olmaya çalışmıyorum, herhalde şu an yapmak istediğim en son şey bu. Ama anlatmam lazım bunları, tekrar kendimi bulmam lazım. Önemsiz şeyleri kenara bırakıp hayatıma dönmem lazım. Daha çok fotoğraf çekmem, daha çok mektup yazmam, daha çok gülmem, daha çok sarılmam, daha çok dans etmem, daha çok okumam, daha çok gezmem, daha çok konuşmam lazım.
Ama her şeyden önce kendime gelmem lazım.
dinle.
Bilmiyorum niye böyle oldu, zaten bir sürü şeyin niye öyle olduğunu bilmiyorum, oldu işte. Ben meşguliyetimden ve inanılmaz acil işlerimden kopamadım. Ben uyumadım. Ben nefes almayı da bırakacaktım, nasıl oldu unutmadım bilmiyorum.
Bana arada çok haller oldu. Her seferinde değiştiğimden şikayet ettiğim, sonunda yine buraları terk edip gittiğim ve başım sıkıştığında geri geldiğim için biraz suçlu hissediyorum aslında. Ama bir yandan da suçlu hissetmek için fazla yorgunum. Her şeyin bir zamanı var, suçluluğun sırası değil.
Geçen sene bu zamanlar tek başıma geziyormuşum Kadıköy'de, kimselerle paylaşmadığım kurabiyelere sevinip sahafları dolaşıyormuşum. Sabahları balkonda kedimle kahvaltı edip günümü güzelleştiriyormuşum. Geçen sene bu zamanlar öyleymiş. Havalar daha güzel, ben daha mutlu.
Geçen sene bu zamanlar ben kendimi ufak ufak yalnızlığa alıştırıyormuşum. Birileri gelip dünyamı yıkmasın diye. Yavaş yavaş, kendinden emin adımlarla, kendine yetebilen biri olmuşum ben. Konuşmayı zor bulan, konuşunca sadece karamsar ve şüpheci konuşan, sürekli birilerini özleyen ve her şeyi özlemekte bırakan.
Böyle söyleyince her şeyi çok sorunlu bir hayatım varmış gibi duyuluyor, halbuki her şey yolunda. Her şey o kadar yolunda ki ben hissizleştim. Ben artık heyecanlanmayan ya da kahkaha atamayan öylesine biri oluverdim. Her şey sadece.. normal.
Dramatik olmaya çalışmıyorum, herhalde şu an yapmak istediğim en son şey bu. Ama anlatmam lazım bunları, tekrar kendimi bulmam lazım. Önemsiz şeyleri kenara bırakıp hayatıma dönmem lazım. Daha çok fotoğraf çekmem, daha çok mektup yazmam, daha çok gülmem, daha çok sarılmam, daha çok dans etmem, daha çok okumam, daha çok gezmem, daha çok konuşmam lazım.
Ama her şeyden önce kendime gelmem lazım.
dinle.
16 Şubat 2011 Çarşamba
15 Şubat 2011 Salı
7 Şubat 2011 Pazartesi
2 Şubat 2011 Çarşamba
For No One (The Beatles)
Dünyanın bir yerlerinde insanların Berklee'de müzik okuyup akşamları plak dükkanlarında vakit geçirdiğini, caz plaklarıyla dolu kutuları karıştırırken (ve arkada Revolver çalarken) Beatles'ın mono albümleri mi yoksa stereo albümleri mi daha iyi diye tartıştıklarını görmek içimi rahatlatıyor.
Üstelik hava karanlık olsa dahi, dükkandan sokağa yayılan şu şarkı sayesinde hiç bilmediğim bir şehirde güvende hissediyorum ve gidip en sevdiğim insanları biraz daha özlüyorum.
Green Gloves (The National)
Kalabalık Boston metrosunda birkaç durak yan yana gittikten sonra elime bakıp çizgili eldivenlerimi çok beğendiğini söyleyeyen genç adam,
ne olur tekrar karşıma çık bir yerlerde.
Boston and St. John's (Great Big Sea)
Boston maceramız Ocak ayının son gününde bindiğimiz uçakta son buldu. Geride her zamanki gibi güzel anılar, komik diyaloglar, sosyolojik tespitler kaldı. Amerika'ya ilk yolculuğum oldu ama son olmasını pek istemiyorum galiba.
Sevgili oda arkadaşım Boston gezisi hakkında neler yazacak çok merak ediyorum doğrusu, ama ondan önce benim söyleyebileceğim tek şey Amerika'nın bir klişeler ülkesi olduğu. İnsanlara baktığınızda onları hiç zorlanmadan "ponpon kız" "sportif erkek" "hiç arkadaşı olmayan yalnız çocuk" başlıklı kategorilere ayırabiliyorsunuz. Metroda arkadaşlarına 'retard' diye hitap eden ortaokul çocukları, pizzacılarda değişik bir aksanla sizden sipariş alan zenci yada Meksikalı garsonlar ve boş vakitlerinde donut yemekten çok hoşlandığı her halinden belli polisler var.
Amerika'nın tamamını Boston'da gördüklerimle değerlendirmem çok yanlış olur çünkü orası bir öğrenci şehri ve belki de Boston'ı bu kadar güzel yapan şey bu. Sokakta rastladığınız herkes genç. Her tarafta muhteşem kitapçılar ve bizimkilere hiç benzemeyen sahaflar var. İnsanlar kibar, düşünceli, güler yüzlü ve muhabbet edilesi. Hem de tamamıyla yabancı olmalarına rağmen.
Sevgili oda arkadaşım Boston gezisi hakkında neler yazacak çok merak ediyorum doğrusu, ama ondan önce benim söyleyebileceğim tek şey Amerika'nın bir klişeler ülkesi olduğu. İnsanlara baktığınızda onları hiç zorlanmadan "ponpon kız" "sportif erkek" "hiç arkadaşı olmayan yalnız çocuk" başlıklı kategorilere ayırabiliyorsunuz. Metroda arkadaşlarına 'retard' diye hitap eden ortaokul çocukları, pizzacılarda değişik bir aksanla sizden sipariş alan zenci yada Meksikalı garsonlar ve boş vakitlerinde donut yemekten çok hoşlandığı her halinden belli polisler var.
Amerika'nın tamamını Boston'da gördüklerimle değerlendirmem çok yanlış olur çünkü orası bir öğrenci şehri ve belki de Boston'ı bu kadar güzel yapan şey bu. Sokakta rastladığınız herkes genç. Her tarafta muhteşem kitapçılar ve bizimkilere hiç benzemeyen sahaflar var. İnsanlar kibar, düşünceli, güler yüzlü ve muhabbet edilesi. Hem de tamamıyla yabancı olmalarına rağmen.
12 Ocak 2011 Çarşamba
I Must Belong Somewhere (Bright Eyes)
Biraz uyku, bir ukulele, bir fisheye kamera, Beatles plakları, insanlarla konuşmak için daha çok zaman, biraz daha güneş, biraz daha yağmur, azıcık da olsa kar istiyorum. Haydarpaşa'dan trene bineyim, biri Ethan Hawke-vari yanıma gelsin ve biz Eskişehir'de inip şehri gezelim istiyorum. Eskişehir'in soğuk karlı sokaklarından birinde oturup ukulele çalalım, Beatles şarkıları söyleyelim, güzel fisheye fotoğraflar çekelim.
Biri gelsin ve beni bu Before Sunrise çılgınlığından kurtarsın istiyorum.
Şimdi, ya da en kısa zamanda yani.
Biri gelsin ve beni bu Before Sunrise çılgınlığından kurtarsın istiyorum.
Şimdi, ya da en kısa zamanda yani.
1 Ocak 2011 Cumartesi
22 Aralık 2010 Çarşamba
Please Mr Postman (The Marvelettes)
Postacı apartmana gelen zarfları genelde dış kapının ferfoje demirleri arasına sıkıştırır.
Bu akşam eve döndüğümde bankalardan ve türk telekomdan gelen onlarca postanın arasında üç tane mektup vardı bana.
Bir tanesi Fermi'den gelmişti. Diğerleri de Urfa'dan.
Söylemedi demeyin, hayatında hiç mektup almamış olan varsa hayatını şu an eksik yaşıyor.
Bu akşam eve döndüğümde bankalardan ve türk telekomdan gelen onlarca postanın arasında üç tane mektup vardı bana.
Bir tanesi Fermi'den gelmişti. Diğerleri de Urfa'dan.
Söylemedi demeyin, hayatında hiç mektup almamış olan varsa hayatını şu an eksik yaşıyor.
21 Aralık 2010 Salı
18 Aralık 2010 Cumartesi
Once Upon a Time There Was an Ocean (Paul Simon)
Fotoğrafçının biyometrik fotoğrafımdan 10x15 boyutunda magnet yapıp bana hediye etmesi beni çok düşündürdü. Kaçak göçmen gibi çıktığım bir vesikalığı buzdolabında herkese sergileyeceğime mi inandı bilmiyorum. Üstelik biyometriklerde normalde silinmeyen sivilcelerimi yok etmek için uğraşmış adamcağız. Sırf magnet olucak, biz de buzdolabına asıcaz diye.
Gerçi asmadık mı? Astık. Çünkü bizim aile pek munzur. Umut Sarıkaya karikatürleri ve çıplak kadınları aynı karede buluşturmamızdan sonra yine eğlenmelik bişeyler düşünüyoruz. Ben bir süre Dali bıyığı istedim, en azından daha iyisini düşünene kadar o bize yeter gibi geldi.
Gerçi asmadık mı? Astık. Çünkü bizim aile pek munzur. Umut Sarıkaya karikatürleri ve çıplak kadınları aynı karede buluşturmamızdan sonra yine eğlenmelik bişeyler düşünüyoruz. Ben bir süre Dali bıyığı istedim, en azından daha iyisini düşünene kadar o bize yeter gibi geldi.
15 Aralık 2010 Çarşamba
Cat's In The Cradle (Johnny Cash)
Kedi bana yanaşıp kendini sevdirmek mi istiyor, yoksa laptop'un sıcağına mı geliyor, bazen emin olamıyorum.
Winter Lady (Leonard Cohen)
Şuraya yazılanların hepsini melankoliye vurmayın rica ediyorum. Bir nevi "bilinç akışı" bunlar. Bilinç akışı yazarken de ilk önce a'ya basamadım 'bilinç kışı' yazdı. Ne acayip söz oyunları var.
Hava da baya soğuk.
Ne diyordum?
Hava soğuk dedim de ben mutsuz değilim. Olmuyor öyle metaforları birleştirip dostça çıkarımlar yapmak. Kırmızı atkım var benim, henüz kaybolmadı, kışı mutlu geçiriyoruz biz kendisiyle.
Hava da baya soğuk.
Ne diyordum?
Hava soğuk dedim de ben mutsuz değilim. Olmuyor öyle metaforları birleştirip dostça çıkarımlar yapmak. Kırmızı atkım var benim, henüz kaybolmadı, kışı mutlu geçiriyoruz biz kendisiyle.
Sensiz Olmaz (Bülent Ortaçgil)
Kimsin bilmiyorum ama,
Sen istediğin havada gel,
Vazgeçmek nasılsa mümkün olmaz.
Sen istediğin havada gel,
Vazgeçmek nasılsa mümkün olmaz.
12 Aralık 2010 Pazar
Keep Breathing (Ingrid Michaelson)
Mavi yatak örtümle bir bütünüz artık. Kedimle aramı düzeltip annemle bozmayı başardım bir anda. Evde karnabahar olması beni mutsuz ederken, akşam turuncusu saat 5te mor olmaya başlıyor. En uzun gece dediğine az kaldı, tesellim o da benim. Aynı anda beş kitap okuyup hepsinden maksimum verim alma çabalarım son hızla devam ediyor tabii. Kedi olmak vardı söyleminin de sonuna dek arkasındayım. Ayrıca pikabımız bozuldu, plakların son şarkılarında hep takılıyor. Hayatımdaki her şeyi sembollere ve metaforlara vurursam bu da benim psikolojik halimin bir yansıması olabilir çünkü bende tekrar hastalığı var. An geliyor evren bana şaka yapıyormuş gibi hissediyorum, her şey mi üst üste gelir diyorum, bütün detaylar var ortada, dejavular çağrışımlar havada uçuyor.
"Existence is a state of interdependence: everything depends on everything else. There is no hierarchy, nobody is lower and nobody is higher. Existence is a communion, an eternal love affair." yazıyor dersane sokağında bir yerin camında.
Gel de inançlı olma şimdi.
Tanrı'ya inanmıyorum ama bir güç var.
"Existence is a state of interdependence: everything depends on everything else. There is no hierarchy, nobody is lower and nobody is higher. Existence is a communion, an eternal love affair." yazıyor dersane sokağında bir yerin camında.
Gel de inançlı olma şimdi.
Tanrı'ya inanmıyorum ama bir güç var.
Clocks (Coldplay)
Herkesle birlikte beni de yılbaşı telaşı sardı da şunu fark ettim,
termosta sıcak birşeylerim olsa, battaniyem olsa, etraf karanlık şehir ışıl ışıl olsa, bir de arkadaşlarım olsa etrafta, ben çimenlere uzanıp 10dan geriye sayabilirim.
termosta sıcak birşeylerim olsa, battaniyem olsa, etraf karanlık şehir ışıl ışıl olsa, bir de arkadaşlarım olsa etrafta, ben çimenlere uzanıp 10dan geriye sayabilirim.
2 Aralık 2010 Perşembe
Nothing Brings Me Down (Emiliana Torrini)
"I'm not sure that I have a soul. I wouldn't know a soul if I saw one."
Disgrace-J.M. Coetzee
Disgrace-J.M. Coetzee
December (Regina Spektor)
"Bugün 1 Aralık!" dedim, garipsediler.
1 Aralık neydi ki, ne önemi vardı, ha dündü ha bugündü. Yılbaşına 30 gün, en uzun geceye daha az, matematik sınavına birkaç gün kalmıştı. Kimsenin doğumgünü değildi, kutlama yapılmazdı. Çarşamba da özelliksiz bir gündü, haftanın ortası, yedi günü üç baştan üç sondan paylaştırsan dışarıda kalacak zavallı olandı. Ama hayır aslında o Perşembeydi, hepsi benim hesap hatamdı. Sonra bugün 'tadı kaçmış' bir edebiyat sınavıyla başlamıştı, nesi güzeldi ki?
Halbuki ben çok inanmıştım, kendimize kutlayacak bir şey yaratabilirdik. Bugün 1 Kasım da olabilirdi, 1 Haziran da, ama bize 1 Aralık düşüvermişti. Elimizde o vardı kullanacak, şaşıracak, sevinecek, ödevleri son güne bırakacak, uykusuz kalacak, çok çay içecek, bol bol çikolata yiyecek.
Şimdi ayın 2sine sevinmek de olmaz, ay bile başlangıcı değil.
1 Aralık neydi ki, ne önemi vardı, ha dündü ha bugündü. Yılbaşına 30 gün, en uzun geceye daha az, matematik sınavına birkaç gün kalmıştı. Kimsenin doğumgünü değildi, kutlama yapılmazdı. Çarşamba da özelliksiz bir gündü, haftanın ortası, yedi günü üç baştan üç sondan paylaştırsan dışarıda kalacak zavallı olandı. Ama hayır aslında o Perşembeydi, hepsi benim hesap hatamdı. Sonra bugün 'tadı kaçmış' bir edebiyat sınavıyla başlamıştı, nesi güzeldi ki?
Halbuki ben çok inanmıştım, kendimize kutlayacak bir şey yaratabilirdik. Bugün 1 Kasım da olabilirdi, 1 Haziran da, ama bize 1 Aralık düşüvermişti. Elimizde o vardı kullanacak, şaşıracak, sevinecek, ödevleri son güne bırakacak, uykusuz kalacak, çok çay içecek, bol bol çikolata yiyecek.
Şimdi ayın 2sine sevinmek de olmaz, ay bile başlangıcı değil.
19 Kasım 2010 Cuma
Quizz Kid (Jethro Tull)
Sokakta gördüğüm çocuklara, köpekli çantalarına ve oynadıkları köpeklere daha az ilgi göstersem de olur sanırım. Nasılsa "on çocuk doğurup kaş'a yerleşicem" diyen ben değilim.
11 Kasım 2010 Perşembe
8 Kasım 2010 Pazartesi
Little Kids (Kings of Convenience)
Düşünmeye ihtiyacı olduğunda yürüyüşe çıkanlardandım ben de. En kötü minibüsten erken inip yolumu uzatırdım. Hala da yapıyorum gerçi, geçmiş zamana gerek yok. Bugün yine düşünmeye ihtiyacım vardı, aynı zamanda 36lık pozumu bitirmiştim ve fotoğrafları merak ediyordum. O yüzden atölyeye gittim, ipodumu taktım, Quiet is the New Loud albümünü açtım ve kimyasalları siyah, ışık geçirmeyen kaba boşalttım.
Son şarkıya geldiğimde kapağını inanılmaz sıkı kapattığım kabı açmayı başardım, içinden filmi çıkardım ve fotoğraflara baktım. Hem kimyasallar hem de filmle yaşadığım talihsizlikler yüzünden filmin bir kısmı yanmış, ama geriye güzel fotoğraflar kalmış yine de.
Şimdi bu kadar anlattım diye merak ediyorsunuz belki, düşünmene yardımcı oldu mu bari diye.
Son şarkıya geldiğimde kapağını inanılmaz sıkı kapattığım kabı açmayı başardım, içinden filmi çıkardım ve fotoğraflara baktım. Hem kimyasallar hem de filmle yaşadığım talihsizlikler yüzünden filmin bir kısmı yanmış, ama geriye güzel fotoğraflar kalmış yine de.
Şimdi bu kadar anlattım diye merak ediyorsunuz belki, düşünmene yardımcı oldu mu bari diye.
1 Kasım 2010 Pazartesi
31 Ekim 2010 Pazar
A Sunday Smile (Beirut)
Evren çağrılarıma cevap veriyor gibi.
36lık poz bitirmem lazım bir ara; kıyamadığım fotoğraflar, karanlık odadaki halini hayal etmeye çalıştığım kareler var. Sonra izlediğim güzel konserler, günümü güzel kılan insanlar var.
Her şeyi hafiften yerli yerine oturttum gibi. Bazı şeyleri telafi etmeye çalışıyorum, bol bol telefon ediyorum insanlara, mektuplarımı yazıyorum, kitaplarımı okuyorum, kupalarca çay içip onları masamda biriktiriyorum yine.
Ya da mesela, akşamdan saatleri geri almayı unutup yeni güne çok erken başlıyorum. İlk önce pişmanlık duyuyorum ama niye ki, bir saatim daha var her şeyi toparlamak için, mutfak masasında sohbet etmeye, gazeteyi uzun uzun okumaya, güneşli serin günden faydalanmaya vaktim var.
Bu aralar evren beni omuzlarımdan tutup bana bağırıyor, mutsuz olma diyor, her şey güzel diyor, ben de gülümseyerek cevap veriyorum. Sonra kırmızı atkımı doluyorum boynuma, çıkıyorum evden ve Beşiktaş motoruna binerken ne şanslıyım, kenarda oturacak yerler var. Dalgalar sıçrıyor arada kenara doğru, bir adam hafiften ıslanıyor, ben Beirut dinliyorum, huzurumu gözlerimi kısarak paylaşıyorum evrenle, diyorum ki her şey iyi oldu sen merak etme.
36lık poz bitirmem lazım bir ara; kıyamadığım fotoğraflar, karanlık odadaki halini hayal etmeye çalıştığım kareler var. Sonra izlediğim güzel konserler, günümü güzel kılan insanlar var.
Her şeyi hafiften yerli yerine oturttum gibi. Bazı şeyleri telafi etmeye çalışıyorum, bol bol telefon ediyorum insanlara, mektuplarımı yazıyorum, kitaplarımı okuyorum, kupalarca çay içip onları masamda biriktiriyorum yine.
Ya da mesela, akşamdan saatleri geri almayı unutup yeni güne çok erken başlıyorum. İlk önce pişmanlık duyuyorum ama niye ki, bir saatim daha var her şeyi toparlamak için, mutfak masasında sohbet etmeye, gazeteyi uzun uzun okumaya, güneşli serin günden faydalanmaya vaktim var.
Bu aralar evren beni omuzlarımdan tutup bana bağırıyor, mutsuz olma diyor, her şey güzel diyor, ben de gülümseyerek cevap veriyorum. Sonra kırmızı atkımı doluyorum boynuma, çıkıyorum evden ve Beşiktaş motoruna binerken ne şanslıyım, kenarda oturacak yerler var. Dalgalar sıçrıyor arada kenara doğru, bir adam hafiften ıslanıyor, ben Beirut dinliyorum, huzurumu gözlerimi kısarak paylaşıyorum evrenle, diyorum ki her şey iyi oldu sen merak etme.
21 Ekim 2010 Perşembe
All Things Must Pass (George Harrison)
Son zamanlarda pek kendimde olmadığımı fark edip kendime dönmeye karar verdim.
Çok kızdım aslında bana, nasıl oldu bu hale geldim diye düşünüp sorguladım. Hani olur ya bazen kendini bir yerde bulursun ve oraya nasıl yada neden geldiğinden pek emin değilsindir. Biraz öyle oldu sanırım. Geçen haftayı kafam dolu geçirdim. Sebeplerim vardı kendimce, açıklama gereği hissetmediğim konular ve sıkıntılar mesela. Arkadaşlarımdan uzaklaştım, annemden uzaklaştım, çok kafam karıştı, çok ihmal ettim, çok başkaydım, düşünemedim.
D. dedi ki geçenlerde, erkeklerin sorunu ne istediklerini bilmemeleri, kızların sorunu da istedikleri şeyin onlara iyi gelip gelmeyeceğini kestirememeleri.
Hak vermemem mümkün değil, çünkü tam olarak da bunu yaşadım son bir haftada. Kendim gibi konuşmadım hiç, pek tanıyamadım işte kendimi, sonra evren de bana iyi davranmadı. Ama anlaşma yaptık hep birlikte. En kısa zamanda telafisini bekliyorum her şeyin. All Things Must Pass'i defalarca dinleyip uyuduktan sonra kendimi daha iyi hissettiğim doğru (ve bugün yediğim iki meyveli yoğurtun da etkisi olduğuna inanıyorum) ama hala bir şeyler var bir yerlerde.
Ben hiçbir şey olmamış gibi davranma halime geri döndüm bile.
Evet döndüm.
Çok kızdım aslında bana, nasıl oldu bu hale geldim diye düşünüp sorguladım. Hani olur ya bazen kendini bir yerde bulursun ve oraya nasıl yada neden geldiğinden pek emin değilsindir. Biraz öyle oldu sanırım. Geçen haftayı kafam dolu geçirdim. Sebeplerim vardı kendimce, açıklama gereği hissetmediğim konular ve sıkıntılar mesela. Arkadaşlarımdan uzaklaştım, annemden uzaklaştım, çok kafam karıştı, çok ihmal ettim, çok başkaydım, düşünemedim.
D. dedi ki geçenlerde, erkeklerin sorunu ne istediklerini bilmemeleri, kızların sorunu da istedikleri şeyin onlara iyi gelip gelmeyeceğini kestirememeleri.
Hak vermemem mümkün değil, çünkü tam olarak da bunu yaşadım son bir haftada. Kendim gibi konuşmadım hiç, pek tanıyamadım işte kendimi, sonra evren de bana iyi davranmadı. Ama anlaşma yaptık hep birlikte. En kısa zamanda telafisini bekliyorum her şeyin. All Things Must Pass'i defalarca dinleyip uyuduktan sonra kendimi daha iyi hissettiğim doğru (ve bugün yediğim iki meyveli yoğurtun da etkisi olduğuna inanıyorum) ama hala bir şeyler var bir yerlerde.
Ben hiçbir şey olmamış gibi davranma halime geri döndüm bile.
Evet döndüm.
7 Ekim 2010 Perşembe
28 Eylül 2010 Salı
Cold Water (Damien Rice)
Mektuplarımı zamanında atabilirsem çok memnun olucam ama yaklaşık bir aydır Amerika'ya, Urfa'ya, oraya buraya atacak bir sürü mektubum birikti. Sahafları dolaşıp bunu da atarım zarfın içine diyorum, Amerikan üniversitelerinin herkese gönderip 'siz özelsiniz' dediği broşürlere iki kez bakıyorum belki enteresan bir şey vardır o da girer zarfın içine diye. Bu aralar yine kendimleyim, Damien Rice dinleyip halime üzülüyorum, sonra bakıyorum ertesi gün derste karanlık odaya girmişiz yine mutluyum.
Aslında bu aralar çok şey düşünüyorum, günler çabuk geçiyor. Yine kafam dolu geziyorum, bir olayın ortasında o an kaybolmak istiyorum ya da bir anda odadan çıkmak istiyorum, ama kimse gelmesin peşimden beni bana bıraksınlar.
Güzel fotoğraflar çekeyim, ne kadar kural varsa hiçbirine uymasın çünkü benim beceriksizliğim olsun o, ama yine güzel çıksın istiyorum kareler. Sonra birileri gelsin, karşıma otursun mutfak masasında birer çay içelim. Ben örgü örmeyi öğreneyim bu kış, güzel günaydın mesajları alayım, annem olmadan kekler pişireyim, lezzetli olsun ama.
İstiyorum ki yeni insanlar gelsin, sohbet etmeye hani.
Aslında bu aralar çok şey düşünüyorum, günler çabuk geçiyor. Yine kafam dolu geziyorum, bir olayın ortasında o an kaybolmak istiyorum ya da bir anda odadan çıkmak istiyorum, ama kimse gelmesin peşimden beni bana bıraksınlar.
Güzel fotoğraflar çekeyim, ne kadar kural varsa hiçbirine uymasın çünkü benim beceriksizliğim olsun o, ama yine güzel çıksın istiyorum kareler. Sonra birileri gelsin, karşıma otursun mutfak masasında birer çay içelim. Ben örgü örmeyi öğreneyim bu kış, güzel günaydın mesajları alayım, annem olmadan kekler pişireyim, lezzetli olsun ama.
İstiyorum ki yeni insanlar gelsin, sohbet etmeye hani.
26 Eylül 2010 Pazar
Happiness Is A Warm Gun (The Beatles)
Bugün ilk Beatles plağımı aldım.
ve artık mutluluğun resmini kabiliyetsiz olsam da çizerim.
En güzel şarkıları alıp bir plağa sıkıştırmışlar işte. Dinliyorsun, her şarkıda daha çok gülümsemeye başlıyorsun, kafanı dayıyorsun bir yerlere, sana ve öğrenciliğine acıyıp plakları çok ucuza bırakan adama teşekkür ediyorsun.
Come Downstairs and Say Hello (Guster)
Sahaf festivalinin kitap yığınları arasındaki boşluğa gözünü dayayıp etrafı gözetleyen küçük çocuk,
23 Eylül 2010 Perşembe
That's The Way (Led Zeppelin)
"When I was in college, my roommate had a little jade plant. And she actually named it Robert. Robert Plant."
16 Eylül 2010 Perşembe
One Picture (Peter Bradley Adams)
Bugün ilk defa karanlık odaya girdim.
Hani fotoğrafları basarsınız ya.
Negatifleri kağıda aktardıktan sonra kimyasal bir suyun içine koyuyorsunuz ve sonra çok büyüleyici bir şey oluyor.
Bembeyaz kağıdın içinden bir yüz beliriyor mesela, bakıyorsun siyahlar ve beyazlar yavaş yavaş oturuyor yerlerine.
dinle.
Hani fotoğrafları basarsınız ya.
Negatifleri kağıda aktardıktan sonra kimyasal bir suyun içine koyuyorsunuz ve sonra çok büyüleyici bir şey oluyor.
Bembeyaz kağıdın içinden bir yüz beliriyor mesela, bakıyorsun siyahlar ve beyazlar yavaş yavaş oturuyor yerlerine.
dinle.
13 Eylül 2010 Pazartesi
She Said She Said (The Beatles)
Yılın ilk ingilizce dersindeyiz, herkes kendini tanıtıyor.
ben: Well, I love Star Wars and I love The Beatles.
mr hummel: Thank you!!
Bunu dedi ve alkışlamaya başladı.
öhöm.
ben: Well, I love Star Wars and I love The Beatles.
mr hummel: Thank you!!
Bunu dedi ve alkışlamaya başladı.
öhöm.
12 Eylül 2010 Pazar
Up or Down (Jefferson Airplane)
Ben yine Çağla'nın fotoğrafını çaldım.
Ama çok huzur veriyor napıyım.
Ama çok huzur veriyor napıyım.
11 Eylül 2010 Cumartesi
Enjoy The Silence (Tori Amos)
"The silence grew deeper, so deep that if you listened carefully you might very well catch the sound of the earth revolving on its axis."
dinle.
dinle.
Down to Earth (Thomas Newman)
Toy Story 3'ün sonunda kurtulamayacaklar galiba demiştim kendi kendime.
Happy Feet'te ağlamaklı olmuştum.
WALL-E'de de aynı şey oldu bugün.
Bence artık animasyon filmlerin kötü bitmeyeceğini öğrenmem gerekiyor.
dinle.
Happy Feet'te ağlamaklı olmuştum.
WALL-E'de de aynı şey oldu bugün.
Bence artık animasyon filmlerin kötü bitmeyeceğini öğrenmem gerekiyor.
dinle.
10 Eylül 2010 Cuma
Take It Easy (Eagles)
Kitaplarımı kaldırıp "Whoa, this is heavy!" diyince göndermeyi anlayacak insanları bekliyorum buraya.
dinle.
dinle.
Passing Afternoon (Iron & Wine)
Karadağ'dan neden bahsetmedim bilmiyorum. Üşengeçliğime denk geldi sanırım. Yada çektiğim fotoğraflardan pek memnun kalmayışıma, annemle aramızın bozulmasına, seyahat arkadaşlarımızdan sıkılmama da bağlayabiliriz durumu. Ama lafı da çok uzatmak istemiyorum hani. Karadağ iyiydi, değişikti. İnsanları çok sevecendi, herkes gülümsüyordu, herkes güzeldi. Kaldığımız yer küçük Ege kasabalarına benziyordu, insanlar sabah erkenden kalkıyor bira içmeye başlıyor balık tutuyorlardı. Gençler atletik, yaşlılar göbekliydi. Herkes mutluydu yada bana öyle geldi, bilemem.
Patlıcan diyorlardı, çay diyorlardı, burek diyorlardı, haydi diye çağırıyorlardı insanları, Sırpça (yada Karadağca) konuşan babama ilgi gösteriyorlardı, yadırgamıyorlardı sanki onların dillerini konuşabiliyor olmasını. Rahatlardı, kiralık arabayı havaalanına bırakın biz alırız diyebilecek kadar mesela.
Ne biliyim işte. Eski şehirler, tarihi sokaklar, muazzam büyüklükte ulusal parklar, nilüfer kaplı göller, bize incir ikram eden yaşlı teyzeler, iyi niyetli ev sahipleri vardı. Virajlı yollarda nerdeyse tam daire tur atarken kulağımda Beirut çaldı. Telefonum kapalıydı, internetim sınırlıydı, 70 cent'e bir kupa çay alabildiğiniz sevimli kafede "Jedan crna cay" demeyi öğrendikten sonra onlarca çay sipariş edip internetlerini kullandım.
Kotor'daki eski şehirde iki yüksek taburenin üstünde Simon and Garfunkel söyleyen adamları dinledim, şansıma Wish You Were Here'ı bile çaldılar, herkes yarım litrelik biralarına gömülmüş olaydan habersizken ben meydanın ortasında eski bir bina duvarına dayanıp onlara eşlik ettim.
Bir sürü yıldız gördüm gökyüzünde, ormanın içinden gelen çekirge sesiyle birlikte onları izledim, uykuma yenik düştüm. Hamakta sallanırken Bülent Ortaçgil ve Teoman'ın konser kaydını dinledim, gülümsedim konuşmalarına, utandım biraz kendimden yıllardır Bülent Ortaçgil'i dinlemeyi unuttuğum için. Özlemişim çünkü.
Tiril tiril elbiselerin içinde kitap okumanın ve denize karşı Kings of Convenience dinlemenin zevkini bir de yabancı bir ülkede çıkarmış oldum. Sabahları ekmek ve elmalı tart aldığımız ufak fırındaki müşterilerle yapılan günlük konuşmalara, babamın bana yaptığı ufak çevirilere, annemin düşersin'lerine, odamıza giderken bize delicesine havlayan sevimli köpeğin öfkesine alıştım.
Bugün babam durdu, Karadağ'ı özledim aslında dedi. En çok Cetinje'yi özlemiş. Orda bulduğumuz pizzacıda bizle sohbet eden garson Marko gelmişti aslında benim de aklıma. Annem de sessiz sakin kasabamızı, Prcanj'yi özlemiş. Ben nereyi özlediğime karar veremedim, eski Kotor dedim. Neresini özledin peki, diye sordu babam. Bilmem dedim.
Ama sanırım yeşil panjurlu evlerini ve nereye çıktığını bilmediğim dar sokaklarını özledim.
Patlıcan diyorlardı, çay diyorlardı, burek diyorlardı, haydi diye çağırıyorlardı insanları, Sırpça (yada Karadağca) konuşan babama ilgi gösteriyorlardı, yadırgamıyorlardı sanki onların dillerini konuşabiliyor olmasını. Rahatlardı, kiralık arabayı havaalanına bırakın biz alırız diyebilecek kadar mesela.
Ne biliyim işte. Eski şehirler, tarihi sokaklar, muazzam büyüklükte ulusal parklar, nilüfer kaplı göller, bize incir ikram eden yaşlı teyzeler, iyi niyetli ev sahipleri vardı. Virajlı yollarda nerdeyse tam daire tur atarken kulağımda Beirut çaldı. Telefonum kapalıydı, internetim sınırlıydı, 70 cent'e bir kupa çay alabildiğiniz sevimli kafede "Jedan crna cay" demeyi öğrendikten sonra onlarca çay sipariş edip internetlerini kullandım.
Kotor'daki eski şehirde iki yüksek taburenin üstünde Simon and Garfunkel söyleyen adamları dinledim, şansıma Wish You Were Here'ı bile çaldılar, herkes yarım litrelik biralarına gömülmüş olaydan habersizken ben meydanın ortasında eski bir bina duvarına dayanıp onlara eşlik ettim.
Bir sürü yıldız gördüm gökyüzünde, ormanın içinden gelen çekirge sesiyle birlikte onları izledim, uykuma yenik düştüm. Hamakta sallanırken Bülent Ortaçgil ve Teoman'ın konser kaydını dinledim, gülümsedim konuşmalarına, utandım biraz kendimden yıllardır Bülent Ortaçgil'i dinlemeyi unuttuğum için. Özlemişim çünkü.
Tiril tiril elbiselerin içinde kitap okumanın ve denize karşı Kings of Convenience dinlemenin zevkini bir de yabancı bir ülkede çıkarmış oldum. Sabahları ekmek ve elmalı tart aldığımız ufak fırındaki müşterilerle yapılan günlük konuşmalara, babamın bana yaptığı ufak çevirilere, annemin düşersin'lerine, odamıza giderken bize delicesine havlayan sevimli köpeğin öfkesine alıştım.
Bugün babam durdu, Karadağ'ı özledim aslında dedi. En çok Cetinje'yi özlemiş. Orda bulduğumuz pizzacıda bizle sohbet eden garson Marko gelmişti aslında benim de aklıma. Annem de sessiz sakin kasabamızı, Prcanj'yi özlemiş. Ben nereyi özlediğime karar veremedim, eski Kotor dedim. Neresini özledin peki, diye sordu babam. Bilmem dedim.
Ama sanırım yeşil panjurlu evlerini ve nereye çıktığını bilmediğim dar sokaklarını özledim.
New Shoes (Paolo Nutini)
Her şeye yeniden başlamayı kendime hak görüyorum.
Çünkü turuncu ayakkabılarım var artık.
11 Ağustos 2010 Çarşamba
You're Gonna Make Me Lonesome (Madeleine Peyroux)
"Forty years ago The Beatles asked the world a simple question. They wanted to know where all the lonely people came from."
dinle.
dinle.
Whatever Gets You Through The Day (The Radio)
Sonunda tatile çıkıyorum.
Yarın Karadağ'a gidiyoruz.
Evet, hani eskiden Sırbistan-Karadağ olan Karadağ'a.
Deniz kenarında ufak bir kasabada kalıcaz.
Araba kiraladık gezmek için.
Hırvatistan'a geçmeyi planlıyoruz mesela.
12 gün sonra burdayım.
Ve şey, babam Sırpça konuşabiliyormuş.
8 Ağustos 2010 Pazar
Hammer To Fall (Queen)
"Maybe we like the pain. Maybe we're wired that way. Because without it, I don't know; maybe we just wouldn't feel real. What's that saying? Why do I keep hitting myself with a hammer? Because it feels so good when I stop."
Meredith Grey
Cosy In The Rocket (Psapp)
Dün gece çok şey oldu.
Uzun zamandır Grey's Anatomy izlemediğimi fark edip ilk sezondan tekrar başladım. Bir diziyi bu kadar özlemiş olduğumu düşünmezdim gerçi, ama her anı yavaş yavaş hatırladıkça, birileri sarkastik yorumlarla konuşup göndermeler yapınca, ister istemez gülümsedim. Müziklerini bile çok özlemişim. Sonra şunu fark ettim, basit bir doktor dizisinden aklımda çok şey kalmış ve ben her bölümün içindeki voiceoverlardan çok şey öğrenmişim.
Beşinci bölümden sonra koltukta uyuklamaya başlayınca yatmaya gittim, ama odamda kocaman bir kelebek vardı.
Tamam dedim, hallederiz.
Ama halledemedim, çünkü saat 4'e geliyordu.
Kelebek odadan çıkmayınca ben de pikemi ve yastıklarımı aldım, annemin yeni aldığı portatif minderimsi yatağı da kaptım salona gittim.
Kelebekle yaşadığımız aksiyondan kaynaklanıyor olsa gerek, uyku tutmadı. Ben de biraz daha Grey's Anatomy izlemeye karar verdim. Saat 5 olmuştu, televizyonu kapattım. Dışarıda güzel bir hava vardı, ben de meraklıydım tabii, acaba şu an kaç evde ışık yanıyor diye, balkona çıktım, birkaç fotoğraf çektim, 5 buçukta da yerdeki yatağıma geri döndüm.
"Ama bu kız salonda yatmış?!" nidaları eşliğinde sabah 10 buçukta uyandım.
Uzun zamandır Grey's Anatomy izlemediğimi fark edip ilk sezondan tekrar başladım. Bir diziyi bu kadar özlemiş olduğumu düşünmezdim gerçi, ama her anı yavaş yavaş hatırladıkça, birileri sarkastik yorumlarla konuşup göndermeler yapınca, ister istemez gülümsedim. Müziklerini bile çok özlemişim. Sonra şunu fark ettim, basit bir doktor dizisinden aklımda çok şey kalmış ve ben her bölümün içindeki voiceoverlardan çok şey öğrenmişim.
Beşinci bölümden sonra koltukta uyuklamaya başlayınca yatmaya gittim, ama odamda kocaman bir kelebek vardı.
Tamam dedim, hallederiz.
Ama halledemedim, çünkü saat 4'e geliyordu.
Kelebek odadan çıkmayınca ben de pikemi ve yastıklarımı aldım, annemin yeni aldığı portatif minderimsi yatağı da kaptım salona gittim.
Kelebekle yaşadığımız aksiyondan kaynaklanıyor olsa gerek, uyku tutmadı. Ben de biraz daha Grey's Anatomy izlemeye karar verdim. Saat 5 olmuştu, televizyonu kapattım. Dışarıda güzel bir hava vardı, ben de meraklıydım tabii, acaba şu an kaç evde ışık yanıyor diye, balkona çıktım, birkaç fotoğraf çektim, 5 buçukta da yerdeki yatağıma geri döndüm.
"Ama bu kız salonda yatmış?!" nidaları eşliğinde sabah 10 buçukta uyandım.
6 Ağustos 2010 Cuma
Call Me Up In Dreamland (Van Morrison)
Celine: I still feel that way sometimes. Like I'm looking back on my life. Like my waking life is her memories.
Jesse: Exactly. I heard that Tim Leary said as he was dying that he was looking forward to the moment when his body was dead but his brain was still alive. You know they say that there's still six to twelve minutes of brain activity after everything else is shutdown. And a second of dream consciousness, right, well, that's infinitely longer than a waking second. You know what I'm saying?
Celine: Oh, yeah, definitely. For example, I wake up and it is 10:12, and then I go back to sleep and I have those long, intricate, beautiful dreams that seem to last for hours, and then I wake up and it's ... 10:13.
Jesse: Exactly. So then six to twelve minutes of brain activity, I mean, that could be your whole life. You are that woman looking back over everything.
Jesse: Exactly. I heard that Tim Leary said as he was dying that he was looking forward to the moment when his body was dead but his brain was still alive. You know they say that there's still six to twelve minutes of brain activity after everything else is shutdown. And a second of dream consciousness, right, well, that's infinitely longer than a waking second. You know what I'm saying?
Celine: Oh, yeah, definitely. For example, I wake up and it is 10:12, and then I go back to sleep and I have those long, intricate, beautiful dreams that seem to last for hours, and then I wake up and it's ... 10:13.
Jesse: Exactly. So then six to twelve minutes of brain activity, I mean, that could be your whole life. You are that woman looking back over everything.
That's Life (Frank Sinatra)
"My grandpa used to say that things never work out like you think they will, but that's what makes life interesting, and that makes sense."
Kafka on the Shore, Haruki Murakami
Kafka on the Shore, Haruki Murakami
4 Ağustos 2010 Çarşamba
3 Ağustos 2010 Salı
Eleanor Rigby (The Beatles)
"In ancient times people weren't simply male or female, but one of three types: male/male, male/female or female/female. In other words, each person was made out of the components of two people. Everyone was happy with this arrangment and never really gave it much thought. But then God took a knife and cut everyone in half, right down the middle. So after that the world was divided just into male and female, the upshot being that people spend their time running around trying to locate their missing half."
Kafka on the Shore, Haruki Murakami
Kafka on the Shore, Haruki Murakami
Distant Camera (Neil Young)
Eski albümlerde bazı fotoğraflar var, binayı çekmek istemişiz önümüzden bir adam geçmiş. Yan yan kameraya bakmış bir de. 1996'dan falan bahsediyorum burda.
Ne biliyim, aklıma takıldı.
Acaba o fotoğraflara son anda dahil olan insanlar şimdi nerede napıyolar?
Ne biliyim, aklıma takıldı.
Acaba o fotoğraflara son anda dahil olan insanlar şimdi nerede napıyolar?
1 Ağustos 2010 Pazar
Blessed (Simon and Garfunkel)
Birkaç gün önce Teoman Amca'nın Kadıköy'deki ufacık dükkanına tamire götürmüştük pikabımızı. Hani şu bozuk olmasından çok şikayet ettiğim. Hemen tamir edemeyebilirim dedi adam, tamam dedik, numaramızı bıraktık çıktık. Dün babam aradı öğleden sonra, pikap tamir edilmiş ama tek başıma gidip alamam, senle gideriz pazartesi günü dedi, olur dedim, acelesi yok nasılsa.
Eve geldiğimde radyodan haber dinliyordu annemle babam. Sonra ben elimi yıkamaya gittim, hava da çok sıcaktı, yüzüme su çarptım. Sonra içeriden müzik çalmaya başladı. Annem gülüyordu, babam sus sus diyordu anneme.
İçeri koştum, salonda çalan pikabı, kenarında yanan ufak sarı lambasını ve pikabı koklayan kediyi gördüm.
Oturduk başına biraz Rod Stewart dinledik. Yavaş birşeyler aç dedi babam, Sounds of Silence'ı koydum. Birlikte söyledik şarkıların bir kısmını, ben cızırdayan plaklara hayranlıkla baktım, "bunca yıldır bu aleti sehpa niyetine dekoratif olarak kullanan aklınıza şaşayım" dedim, babam kahkaha attı. Love Over Gold'u taktım sonra, salonda o döndü biraz.
Bilmiyorum biliyor musunuz ama, iğneyi plağın kenarına bıraktıktan sonra, şarkı başlamadan önce boşluktan çıkan o cısırcısır sesi çok güzel çok huzurlu.
23 Temmuz 2010 Cuma
Ice Ice Baby (Vanilla Ice)
Mado kutularından çıkan buzları suya atıp buharlaşmalarını izlerdim. Her yer duman olurdu. Annem kızardı. Sis var sis, derdim. Gülerdi.
Eve gene dondurma gelmiş, ben buzları suya attım.
Bu sefer karışanım olmadı.
Eve gene dondurma gelmiş, ben buzları suya attım.
Bu sefer karışanım olmadı.
22 Temmuz 2010 Perşembe
Wedding Dress Song (Frank Zappa)
Ankara'ya kuzenimin düğününe giderken yaptığımız yolculuk benim Eskişehir'den dönüşüm kadar hüzünlü değildi merak etmeyin.
Yolda benzinimiz bitti, çünkü gittiğimiz benzin istasyonunda benzin bitmişti. Annem bütün yol babama söylendi, benden "anı ölümsüzleştirmemi" istedi ve artık depoya bidondan benzin koyarken "thumbs-up" işareti yapan annemin fotoğrafları var.
Ankara'da da şansımıza Avrupa Bisiklet Şampiyonası varmış, üç takımla aynı otelde kalıyorduk. Otelin çevresindeki bütün yolları kapattıkları için otele ulaşmamız bir buçuk saat sürdü. Oteli uzaktan görüp yanına gidememek çok acı vericiydi mesela. Takımları da görseniz, herkes sportif, herkes atletik. Bisiklete doğru düzgün binmeyi bilmeyen ben için hüzünlü anlardı bunlar.
Akşamki düğün de normal bir düğünden daha eğlenceli değildi. Babamla dans ettim, göbek attım, sıkıldım, uykum geldi, mızmızlandım ve düğün fotoğrafçılığı oynadım. Sanırım gerçek düğün fotoğrafçısı benden nefret etti.
Yolda benzinimiz bitti, çünkü gittiğimiz benzin istasyonunda benzin bitmişti. Annem bütün yol babama söylendi, benden "anı ölümsüzleştirmemi" istedi ve artık depoya bidondan benzin koyarken "thumbs-up" işareti yapan annemin fotoğrafları var.
Ankara'da da şansımıza Avrupa Bisiklet Şampiyonası varmış, üç takımla aynı otelde kalıyorduk. Otelin çevresindeki bütün yolları kapattıkları için otele ulaşmamız bir buçuk saat sürdü. Oteli uzaktan görüp yanına gidememek çok acı vericiydi mesela. Takımları da görseniz, herkes sportif, herkes atletik. Bisiklete doğru düzgün binmeyi bilmeyen ben için hüzünlü anlardı bunlar.
Akşamki düğün de normal bir düğünden daha eğlenceli değildi. Babamla dans ettim, göbek attım, sıkıldım, uykum geldi, mızmızlandım ve düğün fotoğrafçılığı oynadım. Sanırım gerçek düğün fotoğrafçısı benden nefret etti.
| Bu kocaman (ama gerçekten kocaman) bir Trabzon ekmeği heykeli. |
| Kuzenim kızı Defne. Artık ona Aysel Gürel diyorlar. |
| Havuz başındaki Belçika takımı. |
Get Out Of Town (Ella Fitzgerald)
Otobüste tek kişilik koltukta ilk defa seyahat ediyorum. Dışarıyı izlemesi keyifli, yanında rahatsız edeceğim kimse yok. Eskişehir'in sararmış buğday tarlalarından çıkarken Ankara yolunda gördüğümüz ayçiçeği tarlalarıyla karşılaşmak istiyorum. Bir nevi veda gibi.
Otobüs sarımtırak sıcak bir havada ilerliyor, hafif piyano melodileri ve güzel bir kitap eşliğinde. Kitap çok sürükleyici, hiç bırakasım yok. Arada yolu izlemek için kafamı kaldırıyorum, manzara pek değişmemiş, kilometrelerce tarlayı geride bırakıyoruz işte.
Uyuyakalmışım bir ara, hızlanan müzikle uyanıyorum. Güneş iyice terletmiş beni, kitabım kucağıma düşmüş, manzara yine benzer. Saate bakıyorum biraz da korkarak, çok mu uyudum, çok mu yolculuk kaçırdım, ya keyfine varamazsam? Neyse ki sadece birkaç şarkı sürmüş otobüs uykum.
Muavin soruyor "meyvesuyukolaçaykahve?"
Nerde okumuştum ben bunu, hakkaten de birleşik bir cümle halinde soruyor adam ne içmek istediğimi.
Çay lütfen diyorum, beni tanısan sormazdın bile, bilirdin çay olacağını. Herkes bilir çünkü benim tercihimin çaydan yana olacağını.
Kitaba devam ediyorum, yolu izliyorum, müziğim güzel, çayımın birazını çizgili tişörtüme döküyorum. Annem çıkarır diyorum kendi kendime, hepimiz öyle diyoruz ya zaten.
Kitap okurken tabelaları kaçırıyorum, nerdeyiz anlayamıyorum önce. Ufak bir şehir merkezindeyiz. Etrafta nerede olduğumuzu belirtecek bir şey arıyorum. Bilmemne Bozüyük Şubesi diyor, rahatlıyorum.
Birkaç saat daha yol gidiyoruz. Mola yerine gelmeliyiz artık, çok çay içtim çünkü. Aslında biraz da üşeniyorum, çantamı ve fotoğraf makinasını otobüste bırakamam ya, onları yanıma almam lazım, çantam da benden büyük. İniyorum neyse aşağıya, yemek söylüyorum kendime, iki kişilik bir masaya geçiyorum sonra. Kınıyorum yanda oturan kadını, tek kişiyken dört kişilik masa işgal edilir mi, ayıp diyorum içimden.
Sakarya'ya yaklaşmışız belli. Lokumların, kestane şekerlerinin, pişmaniyelerin etiketi ele veriyor işte.
Yavaş yavaş hava kararıyor, zaten bulutlar da gri, güneşin hiç şansı yok. Otobüsün devasa ön camına çarpan yağmur damlalarını görüp seviniyorum önce, belki sağanak başlar da camda damla yarıştırırım diyorum, olmuyor öyle. Hava kasvetli, akşam olmuş artık, ben de kitabıma gömülüyorum.
Kitap kitap demişken, The Handmaid's Tale'ı okuyorum şu sıralar. "A man is just a woman's strategy for making other women" kısmını okurken kitabı bana ödünç veren Ms. Lajam geliyor aklıma, gülüyorum durduk yere, otobüste, onca yabancının arasında, hiç de utanmıyorum bu arada.
Daha çok yol gidiyoruz, ama benim keyfim yerinde. Söz vermiştim kendime, iyice akşam olunca kitabı bırakıcaktım, dışarıyı izleyecektim sadece. Kulağımda en güzel müzikler. Şu bölüm de bitsin diyorum, erteliyorum planlarımı, daha yolumuz uzun. Aslında yol uzun falan değil, topu topu 1 buçuk saat kalmış İstanbul'a. İzmit'ten geçiriyoruz, gündüz gözüyle hiç de güzel gözükmeyen fabrikaların ihtişamına yanıyorum. Her şey ışıl ışıl. Aklıma İzmir fuarındaki lunapark geliyor bir anlığına.
Artık hava da karardı ya, akşam oldu ya şimdi, düşünmeye başlıyorum. Karaltımı görüyorum camdan, elimi kenara dayamışım, aşağı kulaklıklarım sarkıyor, kucağımda eski bir kitap. Yine kendimle hesaplaşmaya başlıyorum, son zamanlarda başıma gelenleri düşünüyorum, sarf ettiğim cümleleri, özlediğim insanları, gittiğim ama ait hissedemediğim yerleri. Çekilen fotoğraflar geliyor gözümün önüne, gülümsemelerimiz, kucaklaşmalarımız, aylar sonra cümle içinde söylendiğinde herkesi kahkahalara boğacak tekil sözcükler. Gece yarısı içtiğim kahveleri düşünüyorum, uykusuz kalmak için çabalamalarımı, bazen de uykuya teslim oluşlarımı hatırlıyorum. Çiçekli yastıklarım ve renkli bir pikem var böyle akşamlar için.
Özlediklerim var, şeyler ve insanlar. Uyduruk webcamlerden gördüğüm ya da denk getirip sesini bile duyamadıklarım var mesela. Hepsi teker teker geliyor aklıma, hüzünleniyorum biraz. Shuffle da hiç yardımcı olmuyor sağolsun, şarkıların ortasında fark ediyorum birşeyleri, gülümsüyorum. Evren dediğimiz şeye duyduğum minnet mi yoksa hafiften bir öfke mi onu da bilmiyorum, kalbimi kırdı ama. Mesaj atıyorum birkaç kişiye, şarkılar kimin için geldiyse onlara işte.
Aklıma geldikçe içim gidiyor, ne düşünsem bilmiyorum, biri bana gelse bir soru sorsa cevabı ne, kestiremiyorum. Diyorum ki kendi kendime, oysa ben yalnızlığımda çok mutluydum, tek kişilik koltuğum çok huzurluydu. Bıraksanız bir beş saat daha seyahat edebilirdim ben öyle. Otobüsün beyaz ışıkları büyüyü bozmadan kendime gelmek istiyorum. İstanbul'a varınca, şarkım yarım kalacak diye korkuyorum.
Ne oluyorsa, akşam vaktinde oluyor zaten.
Perfect Day'i yarıda kesiyorum.
Otobüs sarımtırak sıcak bir havada ilerliyor, hafif piyano melodileri ve güzel bir kitap eşliğinde. Kitap çok sürükleyici, hiç bırakasım yok. Arada yolu izlemek için kafamı kaldırıyorum, manzara pek değişmemiş, kilometrelerce tarlayı geride bırakıyoruz işte.
Uyuyakalmışım bir ara, hızlanan müzikle uyanıyorum. Güneş iyice terletmiş beni, kitabım kucağıma düşmüş, manzara yine benzer. Saate bakıyorum biraz da korkarak, çok mu uyudum, çok mu yolculuk kaçırdım, ya keyfine varamazsam? Neyse ki sadece birkaç şarkı sürmüş otobüs uykum.
Muavin soruyor "meyvesuyukolaçaykahve?"
Nerde okumuştum ben bunu, hakkaten de birleşik bir cümle halinde soruyor adam ne içmek istediğimi.
Çay lütfen diyorum, beni tanısan sormazdın bile, bilirdin çay olacağını. Herkes bilir çünkü benim tercihimin çaydan yana olacağını.
Kitaba devam ediyorum, yolu izliyorum, müziğim güzel, çayımın birazını çizgili tişörtüme döküyorum. Annem çıkarır diyorum kendi kendime, hepimiz öyle diyoruz ya zaten.
Kitap okurken tabelaları kaçırıyorum, nerdeyiz anlayamıyorum önce. Ufak bir şehir merkezindeyiz. Etrafta nerede olduğumuzu belirtecek bir şey arıyorum. Bilmemne Bozüyük Şubesi diyor, rahatlıyorum.
Birkaç saat daha yol gidiyoruz. Mola yerine gelmeliyiz artık, çok çay içtim çünkü. Aslında biraz da üşeniyorum, çantamı ve fotoğraf makinasını otobüste bırakamam ya, onları yanıma almam lazım, çantam da benden büyük. İniyorum neyse aşağıya, yemek söylüyorum kendime, iki kişilik bir masaya geçiyorum sonra. Kınıyorum yanda oturan kadını, tek kişiyken dört kişilik masa işgal edilir mi, ayıp diyorum içimden.
Sakarya'ya yaklaşmışız belli. Lokumların, kestane şekerlerinin, pişmaniyelerin etiketi ele veriyor işte.
Yavaş yavaş hava kararıyor, zaten bulutlar da gri, güneşin hiç şansı yok. Otobüsün devasa ön camına çarpan yağmur damlalarını görüp seviniyorum önce, belki sağanak başlar da camda damla yarıştırırım diyorum, olmuyor öyle. Hava kasvetli, akşam olmuş artık, ben de kitabıma gömülüyorum.
Kitap kitap demişken, The Handmaid's Tale'ı okuyorum şu sıralar. "A man is just a woman's strategy for making other women" kısmını okurken kitabı bana ödünç veren Ms. Lajam geliyor aklıma, gülüyorum durduk yere, otobüste, onca yabancının arasında, hiç de utanmıyorum bu arada.
Daha çok yol gidiyoruz, ama benim keyfim yerinde. Söz vermiştim kendime, iyice akşam olunca kitabı bırakıcaktım, dışarıyı izleyecektim sadece. Kulağımda en güzel müzikler. Şu bölüm de bitsin diyorum, erteliyorum planlarımı, daha yolumuz uzun. Aslında yol uzun falan değil, topu topu 1 buçuk saat kalmış İstanbul'a. İzmit'ten geçiriyoruz, gündüz gözüyle hiç de güzel gözükmeyen fabrikaların ihtişamına yanıyorum. Her şey ışıl ışıl. Aklıma İzmir fuarındaki lunapark geliyor bir anlığına.
Artık hava da karardı ya, akşam oldu ya şimdi, düşünmeye başlıyorum. Karaltımı görüyorum camdan, elimi kenara dayamışım, aşağı kulaklıklarım sarkıyor, kucağımda eski bir kitap. Yine kendimle hesaplaşmaya başlıyorum, son zamanlarda başıma gelenleri düşünüyorum, sarf ettiğim cümleleri, özlediğim insanları, gittiğim ama ait hissedemediğim yerleri. Çekilen fotoğraflar geliyor gözümün önüne, gülümsemelerimiz, kucaklaşmalarımız, aylar sonra cümle içinde söylendiğinde herkesi kahkahalara boğacak tekil sözcükler. Gece yarısı içtiğim kahveleri düşünüyorum, uykusuz kalmak için çabalamalarımı, bazen de uykuya teslim oluşlarımı hatırlıyorum. Çiçekli yastıklarım ve renkli bir pikem var böyle akşamlar için.
Özlediklerim var, şeyler ve insanlar. Uyduruk webcamlerden gördüğüm ya da denk getirip sesini bile duyamadıklarım var mesela. Hepsi teker teker geliyor aklıma, hüzünleniyorum biraz. Shuffle da hiç yardımcı olmuyor sağolsun, şarkıların ortasında fark ediyorum birşeyleri, gülümsüyorum. Evren dediğimiz şeye duyduğum minnet mi yoksa hafiften bir öfke mi onu da bilmiyorum, kalbimi kırdı ama. Mesaj atıyorum birkaç kişiye, şarkılar kimin için geldiyse onlara işte.
Aklıma geldikçe içim gidiyor, ne düşünsem bilmiyorum, biri bana gelse bir soru sorsa cevabı ne, kestiremiyorum. Diyorum ki kendi kendime, oysa ben yalnızlığımda çok mutluydum, tek kişilik koltuğum çok huzurluydu. Bıraksanız bir beş saat daha seyahat edebilirdim ben öyle. Otobüsün beyaz ışıkları büyüyü bozmadan kendime gelmek istiyorum. İstanbul'a varınca, şarkım yarım kalacak diye korkuyorum.
Ne oluyorsa, akşam vaktinde oluyor zaten.
Perfect Day'i yarıda kesiyorum.
16 Temmuz 2010 Cuma
It's Oh So Quiet (Björk)
Herkes bir yerlere gitti, beni bu çirkin şehirde bıraktı desem,
İstanbul'a haksızlık etmiş olurum.
Ama şimdi doğruya doğru,
Herkes beni bu "çirkin" şehirde bıraktı.
Haftanın Sonu (Pinhani)
Urfa'dan döndüğümde ne kadar şanslı olduğumu düşünüyordum; 9 kardeşi olan çocuklarla tanışmış, babam beni liseye göndermeyecek diyen kızların karşısında çaresiz kalmıştım. Fırsatlarımın bolluğunu düşündükçe içim acımıştı. Her şeyi yapamamaktan, kıymetini bilmemekten, yeterince özen gösterememekten korkmuştum.
Şimdi ise suçlu hissediyorum.
Fotoğraflara baktıkça hatırladıklarım, öğrendiğim bir iki Kürtçe kelime, çektiğimiz halaylar ve gördüğüm en samimi, en içten insanlar.
Vedalaşırken onlara ne desem boştu sanırım.
Şimdi ise suçlu hissediyorum.
Fotoğraflara baktıkça hatırladıklarım, öğrendiğim bir iki Kürtçe kelime, çektiğimiz halaylar ve gördüğüm en samimi, en içten insanlar.
Vedalaşırken onlara ne desem boştu sanırım.
We'll Let You Know (Morrissey)
14 Temmuz 2010 Çarşamba
Give Me That Slow Knowing Smile (Lisa Ekdahl)
En güzeli,
Huzur hissinin ulaştığı en tarifsiz an,
Hep yabancılarla paylaştığım tebessümlerdir.
Huzur hissinin ulaştığı en tarifsiz an,
Hep yabancılarla paylaştığım tebessümlerdir.
24 Haziran 2010 Perşembe
Wind of Change (Scorpions)
"Look we've all been searching for the five doppelgangers, right? But eventually, over time, we all become our own doppelgangers, you know, these completely different people who just happen to look like us."
16 Haziran 2010 Çarşamba
Beautiful Bluebird (Neil Young)
there's a bluebird in my heart that
wants to get out
but I'm too clever, I only let him out
at night sometimes
when everybody's asleep.
I say, I know that you're there,
so don't be
sad.
then I put him back,
but he's singing a little
in there, I haven't quite let him
die
and we sleep together like
that
with our
secret pact
and it's nice enough to
make a man
weep, but I don't
weep, do
you?
Charles Bukowski
wants to get out
but I'm too clever, I only let him out
at night sometimes
when everybody's asleep.
I say, I know that you're there,
so don't be
sad.
then I put him back,
but he's singing a little
in there, I haven't quite let him
die
and we sleep together like
that
with our
secret pact
and it's nice enough to
make a man
weep, but I don't
weep, do
you?
Charles Bukowski
14 Haziran 2010 Pazartesi
You Are The Everything (R.E.M)
Arkada demlenen çay, masaya yaydığım Türkiye haritalarımla birlikte uzun ve uykusuz bir gece geçirmem için.
Uzun yazlık elbisem "şafak bilmemkaç" dediğim yaz tatilim için.
Elimin altında duran tobleron ise birazcık mutluluk hormonu için.
Her şeye az kaldı.
Her şeye.
Uzun yazlık elbisem "şafak bilmemkaç" dediğim yaz tatilim için.
Elimin altında duran tobleron ise birazcık mutluluk hormonu için.
Her şeye az kaldı.
Her şeye.
Crossroads (Tom Waits)
İnsan usul usul ölmek için gelir dünyaya
Başlar her gün biraz daha insan olmaya
Ve ölürken usul usul ne tuhaf;
Aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya.
Metin Altıok
12 Haziran 2010 Cumartesi
Do You Know What It Means To Miss New Orleans (Louis Armstrong)
Bazı şeyler özlenmeye mahkumdur.
Saç bukleleri, ufak benler, dudaktaki bir kıvrım ve gülücükler mesela.
Artık rengi solmuş eski tişörtler ve kimden geldiği hatırlanmaya hediyeler odanın etrafına saçılmış, sokak gece 3'ün sessizliğine bürünmüş ve telefon çalmayı saatler önce bırakmış ise, özlenmeye mahkum şeyler hatırlanmaya da mahkumdur.
Saç bukleleri, ufak benler, dudaktaki bir kıvrım ve gülücükler mesela.
Artık rengi solmuş eski tişörtler ve kimden geldiği hatırlanmaya hediyeler odanın etrafına saçılmış, sokak gece 3'ün sessizliğine bürünmüş ve telefon çalmayı saatler önce bırakmış ise, özlenmeye mahkum şeyler hatırlanmaya da mahkumdur.
Biggest Mistake (The Rolling Stones)
Bazen öyle günler gelir ki, aylar öncesinde yaptığım korkunç yanlışlar yine aklıma gelir.
Otobüs beklerken ne kadar aptallık ettiğimi düşünürüm.
Vapurda birden çocukça davrandığımı fark ederim.
Eve dönene kadar, yollarda, sokaklarda, kendimi sorgularım.
Hiçbir hata asla yalnız bırakmaz beni.
Ne fena.
Otobüs beklerken ne kadar aptallık ettiğimi düşünürüm.
Vapurda birden çocukça davrandığımı fark ederim.
Eve dönene kadar, yollarda, sokaklarda, kendimi sorgularım.
Hiçbir hata asla yalnız bırakmaz beni.
Ne fena.
11 Haziran 2010 Cuma
Georgia on My Mind (Eric Clapton&Steve Winwood)
Çok radikal değişikliklere gittim, fark etmişsinizdir.
"Artık böyle" demek istemiyorum aslında, sırf denemek için yaptım bazı şeyleri.
Templatelerle uğraşmaktan sıkılmıştım, o yüzden blogger'ın kendi yaptıklarına dadandım azıcık.
Ad konusu ise öylesine.
Artık yaz geldiğine göre daha sık yazabilirim sanırım.
Evet, yazabilirim.
yazabilir miyim?
En önemlisi ama:
Bu pazar Eric Clapton ve Steve Winwood var.
"Artık böyle" demek istemiyorum aslında, sırf denemek için yaptım bazı şeyleri.
Templatelerle uğraşmaktan sıkılmıştım, o yüzden blogger'ın kendi yaptıklarına dadandım azıcık.
Ad konusu ise öylesine.
Artık yaz geldiğine göre daha sık yazabilirim sanırım.
Evet, yazabilirim.
yazabilir miyim?
En önemlisi ama:
Bu pazar Eric Clapton ve Steve Winwood var.
9 Haziran 2010 Çarşamba
Hallelujah (Jeff Buckley)
Cemal Süreya soyadındaki ikinci y harfini bir iddia sonucu kaybetmiş ya mesela,
biri gelse,
iddiaya girsek,
bütün adımı, bütün ben'i alsa gitse,
geriye sade biri kalsa.
biri gelse,
iddiaya girsek,
bütün adımı, bütün ben'i alsa gitse,
geriye sade biri kalsa.
6 Haziran 2010 Pazar
She Came In Through The Bathroom Window (The Beatles)
Yıllardır sırf banyo keyfim bozulmasın diye Psycho izlemeyi reddediyorum.
First We Take Manhattan (Cookies n Bears)
Finaller geldi
Ben yine kedim ve odayı işgal eden kitaplarla birlikte bol su ve çaya sığınmış bulunuyorum.
| son 48 saatini ya masada ya da çantanın içinde geçiren kedim. |
| sol tarafınızda birikmiş çay kupaları, sağ tarafınızda bir hesap makinesi, müsvedde kağıtlar ve arkalarda gözüken bir tuvalet kağıdı rulosu var. |
| adeta bir nazi kampı. |
| ve duman masayı işgal etmese her şey daha kolay olabilirdi mesela. |
5 Haziran 2010 Cumartesi
You've Got A Friend In Me (Randy Newman)
Radyoda çalan Caddelerde Rüzgar'ı duyduktan sonra "Bütün Denizli yolunda size bunu dinletmiştim dimi?" dedim.
Annem tebessümle karşılık verdi.
Babam "Neyse ki sadece buna takmamıştın." diyip tabağına biraz daha salata koydu.
"Toy Story'nin de kasedi vardı."
I packed you some extra pair of shoes and your angry eyes just in case.
Annem tebessümle karşılık verdi.
Babam "Neyse ki sadece buna takmamıştın." diyip tabağına biraz daha salata koydu.
"Toy Story'nin de kasedi vardı."
I packed you some extra pair of shoes and your angry eyes just in case.
Dreamers Ball (Queen)
Bazen öyle bir an geliyor ki,
balkona çıkıp boş arsada futbol maçı yapan çocuklara tezahürat yapmak istiyorum.
Ama bazen de
(hele de şu sıralar)
toplarını kesesim var.
balkona çıkıp boş arsada futbol maçı yapan çocuklara tezahürat yapmak istiyorum.
Ama bazen de
(hele de şu sıralar)
toplarını kesesim var.
3 Haziran 2010 Perşembe
Take It With Me (Tom Waits)
Bazen ben de diyorum ki birileri benim cümlelerimi de tamamlasa, hep nokta koymak gerekmese, suskun kalmak çok konuşmak anlamına gelse, bakıp söylesek bişeyleri, şiirlerim havada kalmasa, 'garip hissediyorum' desem ve 'orhan veli de garipti' dese birileri, köpük bardakları kemirmesem ve bütün çilekli dondurmalar güzel olsa.
"Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik."
2 Haziran 2010 Çarşamba
Ballad of a Thin Man (Bob Dylan)
Açıkhava'da yerimize geçmiş konserin başlamasını bekliyorduk.
Yanımızda oturan orta yaşlı iki çiftin üstünde eski turnelerden tişörtler vardı.
"Sana birşey sormak istiyoruz. Bob Dylan'ı neden seviyorsun?"
"Sana birşey sormak istiyoruz. Bob Dylan'ı neden seviyorsun?"
"Bilmem, Beatles'ı neden seviyorsam o yüzden heralde"
"Ama nasıl sevebilirsin ki, daha çok gençsin!""Bob Dylan dinlemek için bir yaş sınırı var mı?"
Güldüler.
Sonra bir tanesi cevap verdi:
"Ne sandın, en azından elli olman gerekiyor."
29 Mayıs 2010 Cumartesi
Stairway to Boredom ('O' Level)
Sınfın ortasında "SIKILDIM!" diye bağırdıktan sonra bikaç kişiden "BEN DE!" tepkisini almak rahatlatıcı mı yoksa bu "kolektif sıkılganlık" bizi öldürecek mi, karar veremedim.
Lazy Flies (Beck)
Sanırım ya kısa kısa yazdıklarıma daha çok özen göstermem ya da Çağla Büyükkoç (http://caglabuyukkoc.blogspot.com/) stili yazmaya başlamam gerekecek. Ne olursa olsun blogu fazla ihmal ettiğimin ben de farkındayım. Hiçbir şey yazmama konusunda muazzam başarısızlıklar gösterdiğim zamanlarda bile en azından fotoğraf koyar gönül alırdım, artık onu da yapmıyorum.
Üşengeçliğimin sınırlarını zorluyorum.
Örneğin coğrafya ya da matematik çalışmak istemeyen bir insan olarak Google sayesinde pacman'i tekrar hatırladım. Google'dan pacman kalktı ve ben hala başka sitelere girip pacman oynuyorum. İyi oynasam hadi neyse, ilk levelda kesin bir canım gidiyor. İkinci levelda ya ölüyorum ya da bir can daha kaybediyorum. Üçüncü level'a çıkmışlığım o kadar az ki, kendi kendime "Neden pacman?" sorusunu sormadan duramıyorum doğrusu.
Ne demiştim, üşengeçliğimin sınırlarını zorluyorum.
Üşengeçliğimin sınırlarını zorluyorum.
Örneğin coğrafya ya da matematik çalışmak istemeyen bir insan olarak Google sayesinde pacman'i tekrar hatırladım. Google'dan pacman kalktı ve ben hala başka sitelere girip pacman oynuyorum. İyi oynasam hadi neyse, ilk levelda kesin bir canım gidiyor. İkinci levelda ya ölüyorum ya da bir can daha kaybediyorum. Üçüncü level'a çıkmışlığım o kadar az ki, kendi kendime "Neden pacman?" sorusunu sormadan duramıyorum doğrusu.
Ne demiştim, üşengeçliğimin sınırlarını zorluyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










