7 Eylül 2012 Cuma
2 Eylül 2012 Pazar
Whole New You (Shawn Colvin)
Şu zamanlarda burada ve burada ufak tefek değişiklikler var.
Blogu Tumblr'a taşıma kararım temelde pratik nedenlere dayanıyor aslında. Bir de değişiklik ihtiyacım var sanırım. Yeni okul, yeni blog. Eski şeyler de arşivde durmalı elbet, onları unutamam. O yüzden burada ne varsa, artık orada da var. Sadece yeni yazacağım şeylere Tumblr'dan devam edeceğim.
Bu bulutlu blogu kenara atmış da değilim. Arada dönüp bakmak için kalacak.
Şimdilik karton kolilere yerleştiriyorum her şeyimi özenle, yeni evde paketler açılınca burası yine eskisi gibi olacak.
Yakın bir zamanda tatil dönüşü yazı ve fotoğraf çılgınlığı başlayacak, hazır olmak lazım.
Blogu Tumblr'a taşıma kararım temelde pratik nedenlere dayanıyor aslında. Bir de değişiklik ihtiyacım var sanırım. Yeni okul, yeni blog. Eski şeyler de arşivde durmalı elbet, onları unutamam. O yüzden burada ne varsa, artık orada da var. Sadece yeni yazacağım şeylere Tumblr'dan devam edeceğim.
Bu bulutlu blogu kenara atmış da değilim. Arada dönüp bakmak için kalacak.
Şimdilik karton kolilere yerleştiriyorum her şeyimi özenle, yeni evde paketler açılınca burası yine eskisi gibi olacak.
Yakın bir zamanda tatil dönüşü yazı ve fotoğraf çılgınlığı başlayacak, hazır olmak lazım.
1 Eylül 2012 Cumartesi
All Of Me (Angus & Julia Stone)
"He bent to kiss her. She swerved, rested her head against his winter-coated shoulder, and closed her eyes. He felt more fragile than usual against her: she was afraid of holding him too tightly.
She heard a creaking of the parquet floor, opened her eyes and found herself confronted by a pair of austere grey scrutinizing eyes. They belonged to a blue-uniformed guard, who had come up behind them. He tapped Duncan on the shoulder.
'Pardon me, sir,' he said, politely though firmly, 'but -ah- kissing in the Mummy Room is not permitted.'
'Oh,' said Duncan. 'Sorry.' "
The Edible Woman, Margaret Atwood
"Yataklar var konuşmak için, öpüşmek için telefon kulübeleri
... ve müzeler"
demiş Cemal.
She heard a creaking of the parquet floor, opened her eyes and found herself confronted by a pair of austere grey scrutinizing eyes. They belonged to a blue-uniformed guard, who had come up behind them. He tapped Duncan on the shoulder.
'Pardon me, sir,' he said, politely though firmly, 'but -ah- kissing in the Mummy Room is not permitted.'
'Oh,' said Duncan. 'Sorry.' "
The Edible Woman, Margaret Atwood
"Yataklar var konuşmak için, öpüşmek için telefon kulübeleri
... ve müzeler"
demiş Cemal.
24 Ağustos 2012 Cuma
Dreams (Goran Bregovic)
like a raisin in the sun?
Or fester like a sore--
And then run?
Does it stink like rotten meat?
Or crust and sugar over--
like a syrupy sweet?
like a heavy load.
Langston Hughes
Özetler (Büyük Ev Ablukada)
Doorstep (Tuneyards)
Aslında bütün bu hikaye ben fotoğraf çekmek için evden çıkamayınca başladı. Balkon sefası yaparken bir anda başkalarının çatılarını, antenlerini dikizler oldum. Bütün bu fotoğraflar ya odamın camından ya da balkondan çekildi yani.
| şu yukarıdaki kuşu çok seviyorum. |
| kar yağarken pencerenin arkasından güneş böyle gözüküyor. |
Tin Roof Blues (Sidney Bechet)
Bugün bilgisayarı karıştırıp geçen yazdan beri ortalıkta dolanan fotoğrafları toparladım. Uzun süredir balkondan çektiğim apartman çatıları fotoğrafları birikiyor mesela. Yaz güneşinde, akşam saatinde, kar yağdığında çekiyorum fotoğraflarını. Hepsi farklı zamanlara hitap ediyor, aynı ev gibi gözüken yerler bir anda değişiyor. Eskiyormuş gibi değil ama başka bir türlü.
23 Ağustos 2012 Perşembe
How My Heart Behaves (Feist)
Her şeyin içinde bir iyilik bulmak lazım muhakkak, yoksa hayat dediğin şey zor, çok çetrefilli, çok karmaşık. O yüzden iyi tarafından bakıyorum.
Ben daha ilk zamanlardan 2 saat 45 dakikalık zaman farkları hesaplamaya alışmıştım.
10 saat ise hesaplaması kolay.
Ama ne yaparsan yap, özlemek kısmına pek faydası dokunmuyor.
9 Ağustos 2012 Perşembe
Bird On A Wire (Leonard Cohen)
"I will
whisper it all to your ears
with
my mouth, and to the curves of your breasts and thighs
with
my hands, or with my mouth if you like
all
the secrets, all the words of the spell
all
the words of the Lord, all the words
you’ll
ever need, all the words
that
matter, all the words
in
the entire universe:
Your
name
and
mine—
you
just have to remain under my hands
you
just have to remain under my mouth
you
just have to be listening
you
just have to keep your shirt unbuttoned."
Bu kadar zamandır bu kadar güzel şiirleri, bu kadar yakınımdaki birinin yazmasına mı şaşırmalıyım, yoksa ona her yazdığı güzel dize için sarılmadığıma mı üzülmeliyim bilemedim.
8 Ağustos 2012 Çarşamba
Okyanus Düğünü (Gevende)
O zaman geldiğinde nerede, kimle, nasıl olacağım bilmiyorum ama yanımda küçük çocuğumla hareket eden vapurun arkasından bakarken "Balıklar çamaşır yıkıyorlar" diyebilmeyi çok istiyorum.
Us (Regina Spektor)
Bazen en çok korktuğunuz bazı şeyleri eksik bırakmaktır.
Bazen, bazı şeyler ise eksik kalmaya mahkumdur.
Siz hayatı neresinden tutup çekerseniz çekin, bazen tarihler uyuşmaz, planlar çakışır ve siz kurguladığınız olasılıklarla baş başa kalırsınız. Olmayan şeyleri olur kıldığınız hayalleriniz vardır sadece ve cevabını bilmediğiniz sorular hakkında çok büyük endişeleriniz.
Oysa hayatta taş sektirmeye, oyun izlemeye, dondurma yiyip aynı zamanda vapura yetişmeye hep vakit yaratılır.
dinle.
Bazen, bazı şeyler ise eksik kalmaya mahkumdur.
Siz hayatı neresinden tutup çekerseniz çekin, bazen tarihler uyuşmaz, planlar çakışır ve siz kurguladığınız olasılıklarla baş başa kalırsınız. Olmayan şeyleri olur kıldığınız hayalleriniz vardır sadece ve cevabını bilmediğiniz sorular hakkında çok büyük endişeleriniz.
Oysa hayatta taş sektirmeye, oyun izlemeye, dondurma yiyip aynı zamanda vapura yetişmeye hep vakit yaratılır.
dinle.
2 Ağustos 2012 Perşembe
Summer Rain (U2)
"Böyle sarılsak yazı durdurur muyuz?"
Sıcaklara, neme, trafik çilesine, oruç tutan sinirli insanlara, bağıran minibüs şoförlerine ve boynumu ağrıtan klimalara rağmen, yazı sevmek için yeterli sebebim var. Yazı bitirmemek için de öyle.
dinle.
Sıcaklara, neme, trafik çilesine, oruç tutan sinirli insanlara, bağıran minibüs şoförlerine ve boynumu ağrıtan klimalara rağmen, yazı sevmek için yeterli sebebim var. Yazı bitirmemek için de öyle.
dinle.
30 Eylül 2011 Cuma
Famous Blue Raincoat (Joan Baez)
Tarif etmek zordur, sadece şimdi için değil üstelik, tarif etmek benim için hep zordur. Bu yüzden en çok sevdiklerim, beni en az söz ile anlayanlardır. Çok konuşmuyorum bu sıralar, kafamda hep başka şeyler var. Herkes gibi telaşlıyım, duraksamaya karar verirsem her şey çok hızlı ilerliyor. Ama en azından şimdilik, birkaç dakika için duruyorum. Odamın açık pencereleri karşısında oturmuş sonbaharın resmi gelişini kutluyorum içten içe. Hava soğudu, yağmur başladı. Ellerim üşüyor biraz, önemi yok.
Oysa bu havada, biz sonbaharı melankolik olmaya mecbur ederken,
"biri gelse " diye yazdığım her şeyden sonra,
o biri'nin yıllar boyunca alt katta, yan sınıfta ya da karşı masada olduğunu bilmenin garip bir huzuru var.
13 Ağustos 2011 Cumartesi
Ben Gidersem (Fikret Kızılok)
Aylak Adam neden mi güzel?
Çünkü "karıncalar bilmeden severler".
Fazla Fikret Kızılok şarkısı bilmezdim ben, çok şey kaçırmışım.
dinle.
Çünkü "karıncalar bilmeden severler".
Fazla Fikret Kızılok şarkısı bilmezdim ben, çok şey kaçırmışım.
dinle.
10 Ağustos 2011 Çarşamba
9 Ağustos 2011 Salı
Summer in the City (Regina Spektor)
İstanbul'un bile sıcaktan bunaltmadığı havalar geldi ya, artık şehrin her köşesi güzel. Limonata içmek için küçük yerler, güneşi batırmak için merdivenler var. Her şey ayaklarınıza deniz sıçratan bir motor yolculuğu gibi basit ve güzel olabilir aslında. Üç akorluk şarkılarda yakaladığınız mutluluk başkadır hani bazen, onun gibi biraz.
Bu aralar olur da İstanbul'un bir Arcadian'ı var mı diye merak ederseniz, Galata'da Tımarcı Sokak'ı ziyaret edin mutlaka. Sol tarafınızdaki binayı daha iyi görmek için kafanızı kaldırın ve 1892 yapımı eski yapıyı gözlerinizle süzün sadece. Tepesinde bulunması gereken aslanbaşı figürünün çalınmış olduğunu görmeniz çok sürmeyecektir.
İşte böyle zamanlarda pencerelerden içeri bakmak, bir kedinin arpacık soğanıyla oynamasını izlemek, hafif rüzgarlı bir yaz günü tavla öğrenmek var. Sokakta sizi fark etmeyen insanlara onların bile bilmediği hikayeler yazmak ise hep güzel zaten.
5 Ağustos 2011 Cuma
Thinking Out Loud (Emiliana Torrini)
"O halde gizemli kesişmelerin büyüsüne kapıldığı için romanı kınamamalı; asıl, gündelik yaşamındaki bu tür kesişmeleri göremediği için insanoğlunu kınamalı.
Çünkü böylelikle yaşamını güzelliğin bir boyutundan yoksun bırakmaktadır insanoğlu."
Milan Kundera
dinle.
Çünkü böylelikle yaşamını güzelliğin bir boyutundan yoksun bırakmaktadır insanoğlu."
Milan Kundera
dinle.
Somebody That I Used To Know (Elliot Smith)
Deftere yazdıkça yazıyorum, öyle olunca buraya yazacak çok fazla şeyim olduğunu hatırlıyorum aynı zamanda. İnsanların burayı gerçekten okuduğunu unutmuşum aslında.
Kaderciyim bu sıralar, evren karşıma ne çıkarırsa kabul ediyorum, ilerisi için plan yapmayı bıraktım artık. Bir hafta sonra neler olacağını bilmiyorum. Gece telefonda konuşurken ansızın ada'ya gitmeye karar verebiliyorum mesela. Bu özgürlüğüm daha çok sürmeyecek zaten, dershaneyle birlikte zor bir sene var önümde. O yüzden diyorum ki, neden tadına çıkarmayayım ki fırsatım varken? Hayatı basit yaşaması her zaman daha cezbedici gelmiştir zaten bana. Çantama atacağım bir kitap, bir müzikçalar ve rahat ayakkabılarla şehirler dolaşabilirim mesela. Ani kararlarla trenlerden inebilir, vapurlara yetişmekten vazgeçebilir, telefona cevap vermeyebilirim. Ama o zaman bir şeyler eksik kalır işte. En güzel yol hikayelerimi paylaşamam kimseyle. Altını çizdiğim güzel cümleleri başkasının da kenara not ettiğini asla öğrenemem. İrmik helvası, fıkra, ayran, şiir paylaşacak kimse olmaz. Kimseye sıkı sıkı sarılamam, saçlarının güzel koktuğunu bilemem; kahkaha atsam kimseye duyuramam kendimi.
Sahi, öyle olsa kahkaha atmış sayılır mıyım ki?
dinle.
Kaderciyim bu sıralar, evren karşıma ne çıkarırsa kabul ediyorum, ilerisi için plan yapmayı bıraktım artık. Bir hafta sonra neler olacağını bilmiyorum. Gece telefonda konuşurken ansızın ada'ya gitmeye karar verebiliyorum mesela. Bu özgürlüğüm daha çok sürmeyecek zaten, dershaneyle birlikte zor bir sene var önümde. O yüzden diyorum ki, neden tadına çıkarmayayım ki fırsatım varken? Hayatı basit yaşaması her zaman daha cezbedici gelmiştir zaten bana. Çantama atacağım bir kitap, bir müzikçalar ve rahat ayakkabılarla şehirler dolaşabilirim mesela. Ani kararlarla trenlerden inebilir, vapurlara yetişmekten vazgeçebilir, telefona cevap vermeyebilirim. Ama o zaman bir şeyler eksik kalır işte. En güzel yol hikayelerimi paylaşamam kimseyle. Altını çizdiğim güzel cümleleri başkasının da kenara not ettiğini asla öğrenemem. İrmik helvası, fıkra, ayran, şiir paylaşacak kimse olmaz. Kimseye sıkı sıkı sarılamam, saçlarının güzel koktuğunu bilemem; kahkaha atsam kimseye duyuramam kendimi.
Sahi, öyle olsa kahkaha atmış sayılır mıyım ki?
dinle.
4 Ağustos 2011 Perşembe
Flume (Bon Iver)
Hayatı mutlu polaroid fotoğraflar gibi yaşıyoruz şimdilerde. Kime baksam gülümsüyor, dertlerini kenara bırakmış herkes. Defterler dolduruyoruz, şarkılar mırıldanıyoruz kendi kendimize, kitapları altı çizerek okuyoruz. Ben Tenten okuyarak uyuyakalıyorum geceleri, sevdiğim insanlardan gelen mesajlarla uyanıyorum. Sabahın köründe telefon titriyor mesela, ben gözümü bile açmadan durmasını bekliyorum. Oysa ki açsam fena olmazmış aslında. İnsan her zaman her şeyi akıl edemiyor işte.
Korktuğum şey şu, birkaç ay sonra kış geldiğinde ne şekilli beyaz bulutlar olacak, ne de aralarından sızan güneş. Issız koylar olmayacak keşfetmek için, kedi balkonda yanınıza kıvrılmayacak. Acıtmasına rağmen içten içe hoşunuza giden güneş yanıkları, yerine soğuktan kızarmış yanaklara bırakacak. Hepsinin tadı başka ben de biliyorum. Bundan birkaç ay sonra, gayet tutarsız bir biçimde, kırmızı atkımdan bahsedeceğim çünkü bu sefer onunla mutlu olacağım. Kar yağarsa hele, yukarıda söylediklerim hep yalan çıkacak ve ben yaz'ı bırakıp kış'a sarılacağım var gücümle.
Ama hiçbir şeye kafa yormuyorum ben şimdi, çünkü her şeyin vakti var. Şeftalili dondurmanın, kahverengi sandaletlerin, poyrazın, lodosun, çiçekli elbiselerin ve limonataların; kırmızı atkıların, çizgili eldivenlerin, sıcak çikolataların, renkli kupaların ve kestane kokusunun vakti var.
Siz olur da her daim vakti olan bir şey isterseniz eğer, gelin bize çay içelim.
dinle.
Korktuğum şey şu, birkaç ay sonra kış geldiğinde ne şekilli beyaz bulutlar olacak, ne de aralarından sızan güneş. Issız koylar olmayacak keşfetmek için, kedi balkonda yanınıza kıvrılmayacak. Acıtmasına rağmen içten içe hoşunuza giden güneş yanıkları, yerine soğuktan kızarmış yanaklara bırakacak. Hepsinin tadı başka ben de biliyorum. Bundan birkaç ay sonra, gayet tutarsız bir biçimde, kırmızı atkımdan bahsedeceğim çünkü bu sefer onunla mutlu olacağım. Kar yağarsa hele, yukarıda söylediklerim hep yalan çıkacak ve ben yaz'ı bırakıp kış'a sarılacağım var gücümle.
Ama hiçbir şeye kafa yormuyorum ben şimdi, çünkü her şeyin vakti var. Şeftalili dondurmanın, kahverengi sandaletlerin, poyrazın, lodosun, çiçekli elbiselerin ve limonataların; kırmızı atkıların, çizgili eldivenlerin, sıcak çikolataların, renkli kupaların ve kestane kokusunun vakti var.
Siz olur da her daim vakti olan bir şey isterseniz eğer, gelin bize çay içelim.
dinle.
3 Ağustos 2011 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





